Boşluk, arayışlar ve doldurulması gereken günler insanı bazı şeylere iter. Kimi bunalım yapar evden çıkmaz, kimi kendini sokaklara vurur, kimi 24 saati de yetiremez birşeylerle uğraşmaktan. Ben dizilere sararım. Özellikle de böyle ben yokken 5 6 sezon yol almışsa ooof o dizi beni ihya eder. Hele bu sarılacak eser, şimdiye kadar 650 bölümü, 10 küsür filmi yayınlanmış, Japon otizminin tepe noktası olan Pokémon ise, insanı salak saçma günler bekliyor demektir.
Son 15 günde yaklaşık 120 bölüm Pokémon izlemiş biri olarak diyebilirim ki, adamlar rahatsız arkadaş. Team Rocket’ın müptezel Pikachu tutkusu olsun, Ash’in 10 yaşında evden çıkıp, yanına da 10 yaşında bi kız alıp dere tepe yerler gezmesindeki inanılmaz mantık hataları olsun, gerçekten ebleh bir dizi. Favori Pokémonlarım tabii ki Pshyduck (Saydak), ve Jigglypuff. Saydak, devamlı başı ağrıyan, 0 zekalı bir Pokémon kardeşimiz. Ancak düşmanları kafasına çok vururlarsa baş ağrısı korkunç bir migrene dönüyor ve Saydak, saykik güçleriyle karşı tarafı bedbaht ediyor. Ciglipaf ise, şarkı söyleyen şantöz bir arkadaşımız. Bu Ciglipaf’ın şarkısını duyan en güçlü canavarlardan cabbar cevval adamlara herkes derin bir uykuya dalıyor. Cigli de, sanata saygı lan diyerek hepsinin yüzlerini gözlerini boyuyor bunlar uyurken. İşin komiği, benim gibi yoğun dalarsanız Poké işine, gerçekten bir yerden sonra ciigıliipaaaf cigıliii ii paff diye şarkı söyleyerek geziyorsunuz bazı bazı.
Pokeli günler, Team Rocket’sız serüvenler bizlerim olsun! Ha bi de ben Pokemonum, uçabiliyorum aslında (yarın Hürriyet 3. sayfaya iyi bakın).
Günlerdir, bir Lost finali, efendime söyleyeyim bir Seks-i Memnu finali tarzı ilgi çekmiş, kitleleri sürüklemiş, heyecanlar yaşatmış dev yazı dizimin beklenen ikinci ve son bölümüne hoşgeldiniz. İnternetteki forumlarda sansasyonel iddiaları okumuşsunuzdur, yok aslında frenk üzümleri hayatı simgeliyo, yok Yigit K. aslında uyuyomuş hepsi bir rüyaymış, yok çok ekşi olup da yenemeyince hepsini teker teker kıçına sokmuş tarzı iddialar ortalığı kasıp kavurdu.
Şimdi gelelim üzümlerin akıbetine: Hoşaf. Hayatımda ilk defa hoşaf yaptım. Anamgilin tarifine uyarak, hatta onun koyduğunun yarısı şeker koyarak bir hoşaf yaptım bu üzümlerden. Zaten vişnemsi mayhoş bir tatları olduğundan, şahane de oldu. 3 bardak kadar su katıp, 3 çorba kaşığı şekeri de koyup, yaklaşık 20 dakika kaynatınca güzel, kırmızı renkli bir şerbet sahibi oldum. Kütür kütür de içiyorum, ne bereketli şeyse hala bitmedi.
Buyrun gelin beklerim. Frenk üzümü şerbetli iftar sofram, herşey dahil 35 CHF.
Daha doğrusu az önce doğumgünüm bitti. Doğduğu gün girip de lilili yazan değil, ertesi günü girip de görüşlerini yazan yazar olmak istedim. İyi ettim mi?
Şimdi, açıkçası doğumgünü kutlayan bi insan değilim. Küçükken de kutlamazdım, zaten yazın son günlerinde doğan biriyseniz, doğumgününüz arafta kalır. Yani, ya yazlıktasınızdır ve insanlar artık okul vs için dönüyordur, ya kışlıktasınızdır ve insanlar henüz yaz tatilindedirler. Her halükarda kutlamak isteyen kutlar tabi, yalnız kalacak değilsin, ama hiç o kışın perşembeye denk gelen, ama haftasonu olsun diye cuma kutlanan düzenli doğumgünlerinden değildir yaz sonu doğumgünleri.
İnsan düşünmeden edemiyor. Acaba ben böyle araf bir tarihte doğduğumdan ve doğumgünlerinde asla arzu edilen kalabalık olamayacağından mı doğumgünü kutlama alışkanlığı edinmedim, yoksa gerçekten oldum olası sallamadım da hala da trendimi mi devam ettiriyorum? Geçmiş doğumgünlerimi düşününce, hiç de öyle arkadaş eksikliğinden üzüldüğümü hatırlamıyorum, ya da kışın kalabalık doğumgünlerinde özendiğimi, demek ki pek kasmamışım. Ama az hediye aldığımı hatırlıyorum, az hediye alıyosan zaten doğumgünü ne sikko bişey, doğdum da ne oldu, yerkürenin ekseni mi kaydı mınkü diye düşünüp sıtkım sıyrılmış olabilir ince ince.
Fakat yaş kemale erince, zaten hediye olayı da önemini kaybedince, hatırlanma ön plana çıkıyor. Özellikle yurtdışında, gerçekten yalnız kalabildiğin durumlarda baya ön plana çıkıyor hem de. Benim için aslında bu çok da özel olmayan günü, bana verdikleri değer (ve facebook’un yadsınamaz desteğiyle tabii ki) ile önemli hale getiren arkadaşlarıma teşekkür ederim. Gerçekten hatırlanmak güzel, uzaklarda bir yerlerde, bir müştereği paylaştığın birinin, seni ansızın birkaç saniyeliğine bile olsa hatırlaması güzel. İyi ki doğdum, dünyanın ekseni kaymadı ama ben olmasaydım bana nolurdu düşünsenize?
Seviyorum sizleri. Bir sene sonra, aptal bir doğumgünü yazısında daha görüşmek üzere.
Saçma sapan şeyleri yemeyi, içmeyi çok severim. Sıklıkla gittiğim kafelerde, genelde kimsenin içmediği şeyleri içerim. Tabi insanların bazı şeyleri sıklıkla içmemesinin, yememesinin sebepleri var, mesela o ürünlerin ultramegaskindrik olması bu sebeplerin başında gelir. Ben dersimi alır mıyım, asla, güzelleştim yasla. Bu deneme, yeni lezzetlere dimağımı açma sevgim, burada iyice başımı ağrıtıyor zaten. Migros’a giriyorsun, salak saçma ebleh ebleh meyveler mi ararsın, zübük soslar, gerizekalı balıklar mı ararsın, herşey var. Et bölümü desen, domuzun 92 jambonundan aptal aptal at etlerine kadar herşey var.
Son denemem bu Johannisbeeren oldu. Atalarımızın frenk üzümü de dediği bu arkadaş, accaip güzel, kıpkırmızı, parlak, minik minik bir yemiş. Çok kısa zaman ve çok az miktarda arz edilen bu niş ürün, eşşek gibi de pahalı. Aldığım bu 250 gramlık paket 4.60 CHF, yani kilosu 27 lira falan bu ebleh ürünün. Bu kadar güzel bir görünüş, güzel bir sunum ve eşşek fiyat sonrası insan doğal olarak ağzında bir şekerli cennet tadı patlaması bekliyor. Çok beklersin ama. Tabii ki ebleh ürün tadımcıbaşısı Yiit K. görevini aksatmıyor ve alıyor. Sonuç: deliler gibi ekşi, yenmesi neredeyse mümkün olmayan bir meyve. Aslında mümkün, yani çok sağlık küpü bir ürün olduğundan bir salkımını, yani 25 gramını falan yarım saatte yedim. Baktım, antioksidan ve afrodizyak etkisi varmış. Ramazan ramazan çok lazım zaten afrodizyak, iyice bi damardan alayım ki iftar saati hiç gelmesin artık.
Bölüm bir tanışmamdı. Bölüm ikiyi heyecanla bekleyin. Acaba Yiit K. bu sikko üzümü ne yapacak? Az sonra!
2009 yılında, İsviçre’ye eğitim görmeye gitmek üzere bir Yiit K. varmış. Bu Yiit K., eski bir arkadaşının Bodrum veya Alaçatı’ya gideceğini öğrenmiş. Konuşmuşlar, plan yapmışlar, ve buluşmuşlar. Buluşmak o buluşmak.
Sen hayatıma gireli uzun yıllar olsa da, sen hayatım olalı, bugün itibariyle tam bir sene geçti. Sen, bütün tatlılığın, güzelliğin, zekan ve beni şaşırtan ruhundaki o küçüçük çocukla benim olalı tam bir sene. Her anında beni mutlu eden, her anında beni şaşırtan, bana bağlanan ve beni kendine bağlayan, beni bu bir senede belki de daha da ben yapan bir insan benim olalı tam bir sene. Zaman hızlı geçiyor, Bodrum sahilinde elini ilk tuttuğum an geçen gün gibi, ama yaşadıklarımız belki de 10 seneye sığmıyor başka yaşamlarda.
Bu bir senede çok şeyler değişti. Biz de değiştik. Değişmeyen şey, senin bana, benim de sana, yalansız, garip birer özgüvenle, belki de ruhani bir destekle verdiğimiz vaatler oldu. Sen seninkini tuttun, ben benimkini. Ve daha çok zamanlar bu vaatlerle beraber olalım. Tek isteğim, seninle el ele geleceğe yürümek, ya da seninle el ele buracıkta durmak, nasıl olsa gelecek bize birgün gelecek diye.
Seni seviyorum Melike’m. Son bir senemin her anı sevdim seni, her nefes alışımda seni sevdim, her nefes verişimde de senin beni sevdiğini hissettim. Bil ki, sen hayatıma girdiğinden beri nefes alıp vermek daha güzel benim için.
Nereye mi? İsviçre’ye tabii ki. Tez teslimi, diploma töreni vs. derken yine yol gözüktü bana. Yine sevdiğim birçok insanı başka bir zaman diliminde bırakıp, yazın göbeğinden koskoca bir sonbahar tablosuna uçacağım. İnşallah tabi. İtalyan bir arkadaşım uyardı beni bugün, mont falan da al, senin alıştığın yazlardan değil buradaki diye.
Bu sefer daha güzel ama. Sonuçta ders falan için gitmiyorum, beni koca bir tatil bekliyor orada. Ve bu sefer tanıdıklarımı geride bırakıyorum, ama tanıdıklarımın yanına gidiyorum aynı zamanda. Arkadaşlarımla güzel günler geçirmek istiyorum, bir daha bu şansım olur mu düşünerek.
Abim geldi şimdi de, içeride. 2 adet canavar çocuğuyla bana seslenip duruyor. Gideyim de veletleri yiyeyim, bir süre göremem heralde.
Sağlıcakla kalın. Sağlıkla varırsam, oralardan da size 2 kelam ederim. Şimdilik çüüz.
Seni geçen gün Kadöküy vapurunda gördüm. Yine. Yeniden. Tekrar. Elinde eşşek kadar kamera, suratında kirli sakal, kulağından sarkan ama IPod değil çakma bir müzik aletine bağlanan kulaklıklarınla, güneşli bir pazar günü yine oradaydın. Martı da oradaydı. Güzel bir martıydı, iskelenin kenarına oturmuş takılıyordu. Ben sevgilime gösterdim martıyı, “hayvan çok tatlı di mi” diye. Katıldı bana. Yeni resim çekilmiştik, elimizde fotoğraf makinası vardı. İnsan gibi çantamıza geri koyduk o makinayı. Ama sen, elindeki kafan kadar kamerayı kuşçağıza doğrulttun, zevkten ereksiyon oldun bir de sanırım, uzadı kameran. Eğildin bir de, eciş bücüş, hayvanı kadraja alma numaralarında, korkulukların arasından çektin hayvanı.
Lan tıynetsiz pezevenk, bıktım senden de senin türünden de. Martı çekmek nası bir tatmin arkadaş, biz mi hayatı ıskalıyoruz acaba martı çekmeyerek diye kendimi bile sorguladım bir ara. Uzun ruh arayışları, derin düşünce seansları sonrası senin boş beleş bir türe ait olduğuna karar verdim.
Arkadaşlar… Canlar dostlar.. Tanımadık olup da bu yazıyı okuyanlar… “Pazar günü ne yaptın” sorusuna “İstanbul’u gezdim, eski kapıların, martıların fotoğraflarını çektim” diye cevap veriyorsanız oturun bir daha düşünün. “Hayattan kareler yakalıyorum” diyip martı resmi çekiyorsan, gözümde RTE, hatta Cinci Ahmet Hoca, hatta ekşimiş ayran kadar bile değerin olmaz.
Ben uyarımı yapayım. Martının ağzı var dili yok, ben diyeyim. Çekmeyin. Çektirmeyin.
Geriye ne kaldı şimdi?
Şaka bir yana, hem de deadline a daha 10 gün kala tezim bitti. Aman ne de güzel bitti. Resmen artık üzerinde adım soyadım yazan bir tezim var.
Sıkı çalışmalarımda bana yarenlik eden sevimli insan tatlı şey can dost güzel canlı Mawdi Quw’a, ve bu tezde emeği geçen nice isimsiz kahramana teşekkürlerimi bir borç bilirim!
Benim için belki de yaz tatilinin dönüm noktasıdır pişik olmak. Tamam, kiloluysan, veya çalıştığın için pantolon vs giyiyorsan, çok daha sıkıcı şekilde pişik olabilirsin. Benim bahsettiğim o değil. Hani kıçından mayoşortun çıkmadan 3 gün geçirdiğin, tuzdan saçların keçe gibi olduğu, sadece çocuklar gibi tatil yaptığında olduğun pişikten bahsediyorum.
Bu sene Bodrum sefam kısa süreceği için herşeyi yapacağım modundayım. Sabah 4′te Körfezden eve geliyorum, 2 saat uyuyup 6′da dalmaya gidiyorum. İnanılmaz bir tempoda, çok yorularak, normalde 2 ayda yaptığım tatili 10 güne sığdırmaya çalışıyorum. Şu an için gözüm arkada değil, 2 3 günüm daha da var hatta, daha da üstüne eklerim gibi. Ve evet, dün itibariyle pişik de oldum. Yaz tatili benim için tamamdır. Tek kalan, sarhoş olmak. Ama onu da olamıyorum artık, çok zorlamak gerek, ona da gerek yok. Kız arkadaşımı sarhoş olmuş genç irisi bi arkadaşla cebelleşmek zorunda bırakmak istemem sonuçta, yazık ona da.
Ayrıca bu yaz Bodrum çok güzel. Tatlı bir doluluk var, boş kalabalık değil, eğlenen, içen, para harcayan bir topluluk.Oturacak yer bulamıyorsun, ama kalabalıktan kusmuyorsun da. Uzun bir süre sonra Barlar Sokağı’nda omzum insanlara çarpa çarpa, ara sıra trafik dura dura yürüdüm, çok fazla hoşuma gitti. Anlatırım ileriki günlerde, Sünger Pizza, dalıp balık vurmak, Ahtapot Paul ile hoş maceram (evet pişti an itibariyle)… Hepsi önümüzdeki günlerde burada, sadece size, sadece benden.
Öpüldünüz sıcak ülkenin yaz sever insanları.
Haftasonumu Çeşme’de geçirdim. 2 gün içinde de Bodrum’a yola çıkıyorum.
Kulağa şahane gelse de, bunları yaparken kafam o kadar dolu ki, gerçekten alabileceğim zevkin çok azını alabiliyorum ne yazık ki. Ya yemek yerken, ya da dostlarla sevgiliyle çok az bir zaman diliminde gerçekten yaptığım şeylerin hakkını verdiğimi düşünüyorum. Tez yazmam lazım, tez elden hem de, amma velakin kendimde o konsantrasyonu bulamıyorum. Ha derler adama “lan it, dünyayı sırtına mı yüklediler, derdin ne”, birşey diyemem. Derim aslında da, insanların dertleri yanında pek dert kalmayan kişisel dertlerimin beni bu kadar hayata karşı serinletmesini anlamıyorum bu aralar.
Hayat zaten enteresan. İsviçre’ye gideli bir sene olacak, sanki 10 sene olmuş gibi hissediyorum, yani hayat yavaş ve tadında geçiyo aslında. Kemal Sunal öleli 10 sene olmuş, bir sene gibi hissediyorum, hayat ellerimizin arasından son sürat kayıyor yani. Zaman göreceli, dertler göreceli, ama görecemizi tam kavrayamayınca hayatı yakalayamıyoruz ki. Suya dışarıdan atılan zıpkın gibiyiz, balık her seferinde kaçıyor, biz de her seferinde şaşırıp tüh diyoruz sanki.
Pozitif bir son yapayım, ne de olsa bunalımda da değilim. Bazen de bizim sudaki balık olmamız mümkün bence. Yani kavrayamadığımız bakış açımız, bazen bizi de başkalarının zıpkınlarından koruyordur belki de. Biraz kaderci olmak lazım sanırım, biraz olana da olmayana da şükür etmek lazım. İyi şeyler de oluyor, ama sağ kalma içgüdümüzle hep kötülere odaklanıyoruz, çünkü iyilik değil kötülük öldürür, iyiliği hatırlamanın bir faydası yoktur sonuç olarak.
Güzel yaz günleri geçirin arkadaşlar, dostlar, akrabalar ve yabancılar. Görüşmek üzere.