Ateşini Yolla Bana

Hakan Peker'den değil ama…

Accaip yorgun bir Yiit K. size Londra’dan selam yolluyor arkadaşlar. Aslında kesinlikle yazacak halim yok. Son 5 günde gerek okula gerek gezmeye koşuşturmaktan 2 ayağıma da kan oturdu resmen, topuğum falan morumsu. Ancak son gecemde, eğer şimdi osuruktan teyyare de olsa 2 satır birşey yazmazsam, belki de bir daha İngiltere’den yazma şansım olmayacağını hesaba kataraktan başladım teyyarelere.

Kısaca hikayeyi vereyim bari. Londra’daki İsviçre Başkonsolosluğu’nda bir resepsiyon verildi, böyle headhunter tabir edilen insanlar bize iş verecek gibi yapsınlar deyü. Bir nevi MBA’ler için mayo defilesi diyebiliriz. Bize, CV’lerimize, dişimize falan baktılar, sağlıklılarımızı kişnettiler falan. Bunlar işin kimseyi alakadar etmeyen kısmı. Onun dışında eşşekler gibi bütün Londra’yı gezdim. Evet iddialı, ama resmen klişelerin büyük bir kısmını yaptım (abooo Big Ben’i tutuyom baahh, yililili kafamda Tower Bridge var tarzı). Güzel yedim, güzel içtim, sarhoş dahi oldum hatta.

Anlatmak istiyorum bunları. Çok aşırı ilginç olduklarından değil belki. Ama bu sitenin, benim çevremde veya beni tanımayan bazı kemik takipçileri var. Onlar dışında girenler ise genelde mekan, yemek vs. tanıtımı için giriyor. O yüzden bu tarz şeyleri olabildiğince düzgün yazıyorum, 3 5 kişiye yardımım dokunda gerçekten hoşuma gider. Ha bi de “okul etekli japon ufah gız” tarzı aramalarla girenler var, onlar ata versin zaten. Pis herifler.

Sağ salim St. Gall’e dönersem yazmaya başlayacağım inşallah. O vakte kadar sağlıcakla kalın canlar.

Türkiye’ye yılan gibi gidip Türkiye’de ceylan yutmuş yılana dönen bendeniz, son bir aydır çeşitli okazyonlarda (Fatih Terim Türkçesi) pehriz denen illete bulaştım. İlk denemede bağyan arkadaşın gelmesi ile tatile gidildi, kayak yapmanın ve açıkbüfe kahvaltının gazıyla son buldu o. Sonraki denemem, karşımdaki meşhur Türk restoranının son günleri yaşaması sebebiyle beni overzealeus (Diablo 2 Türkçesi) bir besleme tandansına girmesiyle (sözlük Türkçesi) son buldu. Son çabam ise, karşımdaki restoran da kapandı, kafam rahat eder dememle başladı, bir gece restoranın sahibi Ahmet Abi’nin evinde arap tava, ertesi gün de eşinin teyzesinin evindeki Antakya sofrası ile hüsrana uğradı.

Şanslı adamım aslında. Çok da kastığım söylenemez böyle şeylere, sadece son hayvanımsı kilo vermem sonrası darlaştırdığım gardrobumun bana biraz dar gelmeye başlaması mevzubahis. Büyük giyisi almak ise, büyüme trendini kabul etmek anlamına geliyor. Ee sonuç nedir, her dost meclisine zenci hesabı nike eşofman altı ile katılan bir mal bebe elde edilmesi. Dikkat etmek adına evimdeki çikolata ve peynir stoğunu annemin valizine yükledim, şimdi onlar düşünsün! (İlker Yasin Türkçesi)

Antakya Sofrası, büyük harfle yazıyorum zira burada özel isim oluyor, başka kurulmuyor çünkü, ACCAİP birşeydi. Yapılan yemekler kuru patlıcan ve kırmızı biber dolması, biberli ekmek, peynirli kapalı pide ve keşkek olunca insan sofrada kişniyor. Sofra sonrası da kişniyor tabi. Keşkek, ki benim enişte memleketi Aydın dolayısıyla oldukça haşırneşir olduğum ve pek sevmediğim bir yemektir, Antakya’lı insanların elinden çıkınca mind blowing (Britanya Türkçesi) bir hal alıyor. Bizim beyaz keşkekten farklı olarak içine biber salçası konuyor. Sadece boyun eti kullanıldığından korkunç macun gibi bir kıvamı oluyor, en üste de tereyağ ile ceviz dökünce kalp ve damar düşmanı oluyor. Dolmalar enfes, Antakya’dan gelen kekik özellikle öttürmüş yemeği. Hamur işlerine değmiyorum bile, sönük kalıyorlar zira.

Neyse. Gidip portakal falan yiyeyim. Annemgili uğurlayacağım birazdan uçak ile, uça uça gitsin, uça uça gelsin inşallah.

Evde Anne Olması

Posted by Yiit K. on Şub-28-2010

Yani Allah başımızdan eksik etmesin, evde anne olması gerçekten güzel birşey. Ev temizlenir, yemek vesaire yapılır. Eve gelince evde bir ses, bir nefes olur, ki gavuristanda yalnız yaşayanlar derdimi daha iyi anlayacaklardır. Ayrıca ana, gelir evdeki eksikleri görür ve “ahh yıvrım evladımm” diye onları size alıverir. Bunların yanısıra, anne dediğin yaratık sevilir, yani bunları yapmasa dahil, genetik alışkanlıklar babında bile sevilecek bir bireydir.

Ancaaak bazı anneler o kadar gaza geliyor, o kadar overzealous oluyorlar ki Diablo 2′deki paladinleri kıskandırıyorlar. Şimdi mesela ilk birkaç gün, iğrenç bir öğrenci evine gelmenin şoku ve heyacanıyla bir enerji kanalizes oluyor, heryer toplanıyor, 2 günde bir IKEA’ya gidiliyor (ki evimin herşeyi olmasa da yarısı olur kendileri). Bunun kişiye çok zararı yok, zira anne bireyi kendisi bunları hallediyor. Ancak herşey yerine oturduğunda çile başlıyor. Artık evde yapılacak birşey kalmadığından kişide yapılacak şeyler ortaya çıkıyor. Ne mi bunlar. Alışkanlık değiştirtmek. “Evladım yediğini topla, evladım ayakkabılarını buraya koyma” tarzı ufak ama daimi çemkirmeler başlıyor. “Hergün bir ayakkabı koysan burası ne hale gelir” tarzı argümanlar da cabası. Sahne sanatçısı mıyım la ben hergün bir ayakkabı koyayım kapı girişine?

Ama kendisi canımdır. Bak yemek yapıyor. Gideyim ısırayım yanaklarından bari.

Bazı şeyler var ki, resmen enerjimi çalıyor arkadaş. Mesela hani bariz büyük şeyler vardır, araba kazası, TV bozulması, bunlar tatsız şeylerdir. Bunlara can sıkılır, normaldir. Ama ufak olup deli can sıkan şeyler var. Mesela işeyeceksin, klozet kapağını kaldırıyorsun (erkeksen, ve ayı evladı değilsen, ya da dürüst olalım, evde bir bağyan varsa diyelim) ancak kapak orda durur gibi yapıp düşüyor. Sen tam çişi salmanın rahatlığında, ilk damlanın beklentisinde “lalala noluuyoo” şeklinde kendini kasıp o tuvalet kapağını tekrar kaldırmak zorunda kalırsın. O belki de bir saniye sürmeyen süreçte işte ruhum sönüyor ya. Eeehh diyorum içten dıştan.

Benzer şeyler çok. Mesela arabaya inersin, indiğinde güneş gözlüğünü almadığını farkedersin. Eh dersin, kafamı yiyim. Yukarı çıkarsın, kapıyı açarsın, tam anahtarı son kez döndürürken gözlüğün kafanda olduğunu hissedersin. RÖÖAAHHH dersin, kitler aşağı inersin. Ben şahsen çok sinirlenirim. Eğer özellikle şanslı bir günümdeysem, mesela arabaya tekrar bindiğimde ipodu veya cüzdanı falan evde unuttuğumu hatırlarım ki, o sırada otoparka bakan kimi komşular benim hafiften yeşerdiğimi ve YİİT MAAAADDD diye bağırdığımı iddia ediyorlar. Bence haklılar da.

Bağlaması zor bunu şimdi. Bağlama çalgı aynı zamanda. Çoğu insan saz ile karıştırır. Sazla samanı karıştırmamak lazım. Yarın İngiltere vizesi almaya çalışacağım, ki bu blogun önümüzdeki 10 günlük yazılarını etkileyecek. Alırsam size Londra’dan bahsedeceğim, alamazsam kraliçenin aslında nasıl yollu bir karı olduğundan dem vuracağım. Zaman gösterecek!

St. Moritz Porsiyon 1

Posted by Yiit K. on Şub-12-2010

Geldim. Gördüm. Gözlerime inanamadım. Benim çok uzun zamandır gelmek istediğim bir yer olan St. Moritz, gerçekten olağanüstü güzellikte. Ha kayak yapmayı biliyor muyum, hayır. Ama gerçekten bilmeyen insan için bile muhteşem bir tecrübe.

Ciddimsi girişten sonra gebeş yorumlara geçeyim. Öncelikle burası oha denecek kadar lüks biryermiş. Yani insan tahmin ediyor, pahalı olacak diyor, ama içine düşünce popoda bir yanma başlıyor ki evlere şenlik. Etraf özel yapım Range Rover dolu. Hele bir amcaya özel yapım Range almak yetmemiş, ön ızgaraya Yatch Club Monaco amblemini de takmış. Pavarotti ufağı bir amcaydı, ve tek kişiye hizmet veren butiklerden birinin önüne parketti. Butik sahibi adamı kapıda karşıladı “Long time no see” diyerekten. Sanırım testisleri yere değiyordu, ama bakmadım pek.

Otelimize değinelim. Hotel Crystal ****S, yani dört yıldız ama spesyal bi dört yıldız olduğunu iddia eden bir otel. Güzel tarafları, sabah açıkbüfe kahvaltı vermesi (ki değinicem az sabır), tatmin edici oda büyüklüğü ve oda döşeme stili, ve ayrıca minibarın beleş olması. Beleş minibarda Zemzem kola verseler içerim mantığında biri için bulunmaz nimet, ki şahane şeyler koymuşlar, her sabah da dolduruyorlar hoyratça. Ayrıca otel direk meydanda, yani aşağı indiğinizde buranın ana meydanlarından birine çıkıyorsunuz.

Şu an kısa kesiyorum, ama akşam kayak dönüşü, yorgunluktan gebermezsem size güzel şeyler anlatırım, sıcak çikolatalarınızı hazırlayın ama.

PS: Evet, kahvaltıda Türk bir çiftle karşılaştık. Her yerdeyiz anasını satayım.

Çok Kısa

Posted by Yiit K. on Şub-10-2010

Güzel bir tatil sürecindeyim. Yazamamam, acayip misafir ağırlamamdan ileri geliyor. Zaten yaptığım şeyler arasında çifte göre keyifli şeyler olsa da, dışarıdan çok keyifli addedilecek şeyler yok derim. Geziyoruz, alışveriş yapıyoruz, karda yerlere yatıp kar meleği (snow angel) falan yapıyoruz. Güzel şeyler.

Ekrana bakıyor terbiyesiz. Çevir kız kafanı! Dayt. Özelim burası benim, sana nesi? Neyse, birkaç gün daha böyle ne yazsam okur artık buradan canlı canlı. Çok tatlı görünüyor aslında yazılarımı okurken. İlgi çekmek için takla atan bir yapısı var, sevimli oluyor bu sayede. Ordan yırtıyor zaten.

Yarın kayak yapmaya gidiyoruz kısmetse. Oradan da izlenimlerimi bildiririm. Saçma salak meyveler, peynirler falan yiyoruz. İzlenimlerimi paylaşmak boynumun borcudur. Biraz sabredin sadece. ya da etmeyin, girince görürsünüz, kaçacak değil ya blog.

Ciao.

Pazar Günü Yapılası Şeyler

Posted by Yiit K. on Şub-8-2010

13 saat Dota oynamak, ve bu oyun süresince kanka ile Skype sohbeti yapmak bunlara dahildir. Öyle bir güne uyanıyorsun ki, hava bulutlu, yağdı yağacak. Sabah 4 gibi yatmışsın, eşşekler gibi uyuduğunu zannederken saat 10′da uyanıyorsun. Bakıyorsun, dün gece seninle aynı saatte yatan kanka da online. Güzel dotuldu, bu saat edildi. Evet, 13 saat!

Güzel bir hafta geçirmeyi planlıyorum. Spoiler vermek gerekirse 2 adet Almanca sınavı, bir adet büyük kayak planı, bir de sevgililer gününü St. Moritz’de geçirme planı var. Sonuncusu olursa çok bohem olacak sanırım. Ve ben kayak yapacağım için de çok heyecanlıyım.

Şimdi biraz da Almanca çalışıcam. Çok sıkıcı moddayım, zaten sıkıldığım için yazıyorum sanırım bu satırları. Sıkıntımı paylaşın, bana pozitif yollayın ahali.

Pek birşey yok. Yine okuldaydım, tüm gün tabir edilen rezalet durumla. Eve geldim, Lost izleyeceğim. Ben sınavlardan çakardım Lost izleyeceğim diye, gel gör ki artık yorgunluktan izleyemiyorum. Eve gelince yemek ye ders çalış uyu pozisyonu oluyor.

Güzel planlarım var bu haftaya. Bu hafta dersim yok, 2 tane Almanca sınavım var, onları da öttürürüm yeri gelirse. İnşallah beklediğim bir misafirim var da, gelirse St. Moritz’den blog yazan ilk tanıdığım insan olacağım, bu bana baya ukalalık, götoşluk, yerine göre itlik katacak. Ordan da Davos’a gidip dünya liderleriyle toplanmayı düşünüyorum ama eski havası yok Davos’un. Van minüt diye bağıra bağıra gezsem zaten birkaç lider kaçırırım heralde.

Lostun zaten 6.00 diye bölümü var. Yani 6.01 6.02 dışında bir de prologue bölümü koymuşlar. Sağ üst köşesinde Özel Bölüm yazıyor, alttan reklam geçiyor o derece. Onu da izlemedim lan.. Ohooo bitmişim ben.

Bulaşık Tarihçesi

Posted by Yiit K. on Şub-4-2010

Öğrenci evi fenomeni mi dersin, kazık kadar adamsın öğrenci profili ardına saklanıp üşengeçliğine kılıp uyduruyosun şerrefsiz mi dersin bilmiyorum, ki şerefsiz dersen gücüm yettiğince döver, dövemezsem çevrem yettiğince dövdürürüm haberiniz ola, bulaşık dediğin birikiyor arkadaş. Ama bugün daha güzel birşey farkettim ki, bulaşık gerçekten ağaç gibi yıllanarak birikiyor. Hani ağacı kesip halkasını sayınca yaşını anlarsın ya, ki çok ironik birşeydir, birşeyin yaşını anlamak için ömrünü bitirmek nasıl da saçma, “oha babayın kemii, 6200 yaşındaymış, ama kestik =(” tarzı tiksinç yaklaşımları bilime botaniye sığdıramıyorum, bulaşığın da yaşını gün olaraktan hesaplamakta kullanılacak bir yol buldum. Yediğin yemekten bağımsız olarak, üzerinde en fazla sos vs bulunan tabak en yaşlısı arkadaş.

Genelde aynı şeyleri yiyorum burada. Ya bol soslu makarna, ya bol sos konmuş fondümsü karışım, ya bol sos konmuş peynir eritilmiş karides falan. Yani kesin bol peynir ve sos oluyor yemekte. O sebepten artıklar da benzer oluyor. Yani birgün haşlanmış karnıbahar, öbür gün cheddar soslu biftek yemiyorum. Sorun basit: tabak sayısı sınırlı. İlk zamanlarda “ohoo tabak gani” diye kirli bırakıyorsun tabağı, sonra “lan ekmekle sıyırıyım, hem leziz, hem de bulaşık kolay” diyorsun. Eğer 5 6 gün bulaşık yıkamazsan da direk bitiyor stok. E eve gelmişsin, açsın, gözün dönüyor, yemeği atıyorsun, bakıyorsun tabaklar pert. Ee napıyorsun, en temizinin üzerine koyuyorsun. İlk 2 zaten bohem kullanış yüzünden kullanılamaz halde, bunun üstüne bir 3 4 gün daha devam ederse yıkamama, ki ediyor, ki iğrencim, rotasyon 2 oluyor. En sonunda, 2 haftalık bir leşlik periyodundan sonra üst üste yığılmış tabaklar sürüsüne bakıyorsun, belki şanslıysan mutfak biraz biraz kokmaya bile başlıyor, ve bulaşığa girişiyorsun. Kaldırdığın her bir tabak, üsttekinden biraz daha pis oluyor tabi.

Neyse. Frosch mudur nedir, ebleh kurbaanın deterjanını basıyorsun sıcak su dolu mutfak küveti midir nedir oraya, herşey pırıl pırıl. Eller temizlikçi eli oluyor, belin bile ağrıyabilir benim gibi alakasızsan bu işlere, ama sonunda yeniden yemek yiyebiliyorsun “lan krema bu, 8 gün oldu, bakteri fena olmuştur, zehirlenir miyim acabağğ” diye düşünmeden.

Cumartesiye Kadar Pertim

Posted by Yiit K. on Şub-4-2010

Cumartesi günü dahil olmak üzere günde 10 saat okul koyan zihniyete koyayım. Daha uzatasım yok şu lafı, zira enerjim yok, gidip bayılazaam.

Cumartesiye kadar bahsedecek 2 3 konu bulurum ama, heralde, inşallah. Mesela sikko salataya 17 frank verince restoranda kavga çıkaran MBA öğrencisinin dramı az sora bloglarda !