Ateşini Yolla Bana

Hakan Peker'den değil ama…

Archive for Temmuz, 2009

Bilen bilir, insanların “domuz gibi” tabir ettiği sağlamlıkta bir insanım ben. Yaz kış tişörtle gezerim, çok soğuksa bi gömlek geçirirm bağrımı aça aça gezerim, zerre de etkilenmem, hasta da olmam. Hele yazın, yok boğazım şişsin, aman rüzgar çarpsın, kat-a başıma gelmez. Yazın grip olan kesime ise sadece gülerim. Gülerdim. Grip oldum galiba lan…

Nezle de olabilir aslında. Pek ayıramıyorum hastalıkları, hasta olmadığımdan ötürü. Resmen sabah kalktım, burun tıkanmış, göz hafif sulanmış falan, böyle le miserable şekilde başladım güne. Başlayamadım da hatta, dün 2 saat falan uyuduğum, sonra da 3 gibi yattığım için saat 11 buçuğu buldu uyanmam. Gidip yüzümü gözümü yıkadım, şaşırdım burun tıkalı aboo şeklinde…

Şu anda birşeyim yok, heralde nezledir o zaman di mi ya. Grip olsa biraz daha yatak çorba hastalığı olurdu gibime geliyor, heralde nezledir. Artık herşeyin de garibi var, Kırım Kongo kenesi, Domuz gribi, Filenin sultanları falan. Tek sade kalan, halka yakın duran şey nezle. En fazla bahar nezlesi oluyor, onun dışında Papağan nezlesi, Jüpiter nezlesi tarzı egzotikliklere pabuç bırakmıyor. Böyle götü kalkmamış hastalıklar olsun benim olsun ya, nezle de bizden biri.

Oldum olası toplu taşımadan haz almadım. Zannımca toplu taşıma da benden haz almadı, zira ne vaktinde otobüsüm geldi, ne bindiğim otobüs 5000 kişinin altında insanla kalktı. Vapurla gideyim dedim o bile rötar yaptı. Metroyu bile istisnasız 12 dakika bekleyen bir adamım ben yahu. Tiskiniyor insan bazı bazı.

O sebepten ya arabayla giderim, ya da yürürüm gideceğim yerlere. Ancak ara sıra otobüsün kullanışlı olacağı anlar olabiliyor. Mesela Talatpaşa üzerinde bir yere gidiyorsanız, arabanızı ancak katlayıp poponuza sokabilirsiniz, felaket park derdi var. Bugün de, bu sebepten otobüs ile yolculuk ettim.

Dönüşte ise acıların büyüğü beni bekliyormuş… Güzelim bir 169, tam da ben yol alırken yanaştı. Daha da beteri, yolcu indirmediği, sadece de bir kişi bindiği için durmadı… Ben ona doğru tüm çabamla giderken, o gelin gibi uzaklaştı… Ardından bakakaldım yaşlı gözlerle… Hemen ardından gelen eski sikko klimasız leş adi bir otobüse mahkum kaldım… Gözüm öndeki nazlı 169′da, eve kadar geldim. O kahpe otobüs ise dönüp bana bir kere olsun bakmadı…

Ah ne acıymış sevdiğini böylesine kaçırmak arkadaş… Yüreğim pare pare, kentkart kan ağlıyor… Kentkart taşımayan bir adamdım, normal binişi 3 lira yaptılar. Sözümona CHP di mi bu, halkçı parti yani. Cesetçi parti olmuşlar, ölü seviyorlar, herkesin haberi olsun. İlçe vermedik ampule, yaptıklarına bak. Bi de halkçı parti olmasalar, otobüse biniş 50 lira olur, içerde de bistroda dururduk heralde. Pis adamlar sizi.

Peace. Pis yani.

Böyle Pearl Jam’in elderly woman behind the counter in a small town tadını yakalamak istedim başlıkta. Bloga baktım, güzel, hala beğeniyorum yazdığımı da, iyice Hıncala vermişim aga kendimi. Yani ben olmasam Türkiye turizm sektörünü yönlendirecek başka bir rol model bulmak zor, ama yeter, artık size serbest yazı yazmak, ruhunuza dokunmak, buzdolabınızı açıp soğuk suyunuzdan içmek istiyorum.

Bloga interaktif birşeyler eklemek istiyorum mesela. Böyle puanlama olsun, ne bileyim garip garip anketler olsun, efendime söyleyeyim hızlı hızlı klikledikçe ben kenarda soyunayım falan, böyle kullanıcıyı iyice hapsedicek, buraya kitleyecek şeyler istiyorum, ama ne becerim, ne de sabrım bunlara yeterli değil. Ama yakın tarihte güzel fotoğraf galerileri koymak ister deli gönül, tık tık tıklayın, fotolarla ulaşayım size istiyorum. Fakat telefonumun cabbar kamerası 0.8 MP olduğu için, size fotolarla ulaşma isteğim baltalanıyor arkadaş!

Birşeyler ekliyim yav dediğim ilk arkadaşımın da “her cuma akşamı cam aç, sohbet ede ede soyun bize” demesi de beni düşüncelere sevketti. Lan okuyanım buysa, ben zaten bitmişim. Ne demişler, “bana blog okuyucunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim”. Arkadaş, ben bunu göstersem okuyucu diye, pis bi adamsın demezler mi bana… Zaten ayıoğlu ayının biri Hz. Google’a “izmirli travesti resimleri” yazıp da bloguma ulaşmış… Ulaşma ayı, ulaşma dana, internetin yüzde 85i porno, gele gele bana mı geldin açpiç.

Ha bu arada İzmir’de son günlerim sanırım. Buralarda olup ulaşacak varsa ulaşsın, yoksa yolunuz uzayacak sanki. Ayrıca güzel eklentiler, iyi interaktif tavsiyeler verecek varsa onlar da ulaşsın bana. Düzgün bir fikir bulamazsam zaten cuma akşamları görüşürüz, ben üzerime hafif birşeyler alıp geçerim cam karşısına artık.

Cam da ne pis laf. Kem desen olmaz, webcam desen uzun, kemara eeahh. Cam açtım, ceryan yaptı ehihi diyen pis insanlar da var zaten… Zencilere cam aç inşallah…

Özdere Chronicles

Posted by Yiit K. on Tem-26-2009

Haftasonu, Çeşme’ye gitme planları da varken, kendimi bir anda Özdere’de buldum. Yıllardır gitmediğim bir beldeye, bir arkadaşımın yazlığına çağırması sonucu tekrardan gitmiş oldum. Sorumlu bir blogcu olarak size anılarımı taşıyorum.

Arkadaşlar, öncelikle Özdere’liler kızmasın, ama Özdere rezil biryer. Yani mekan yok, yer yok, dalgasız deniz yok, yok babam yok. Ne var? Rüzgar var, sıcak var, eğlenecek mekana haster birsürü genç var. Allah artık durumları hakim yani. Yıllar sonra kendimi site ortamında bulmamın verdiği bir şaşkınlık da hakimdi bana. Şimdi, herhangi bir beldede, herhangi bir sitede yazlığı olanlar bu anlatacağımı direk hissedecekler. Hepimiz, özellikle 10-16 yaş arası, sitemizin 10-20 yaş grubu arası insanlarıyla vakit geçirdik. Geceleri her sitenin belli bir duvarı falan olurdu, oraya kuş gibi tünerdik. O zamanlar keyifliydi. Ancak 20-30 yaşları arası, hala bekar olan insanların, hala sitenin belli bir duvarına tünemesi, bende acaip tatsız keyifsiz duygular uyandırdı. “Lan büyüyün! Gidin, mekan yapın, ortamlara akın, naapıyonuz sitenin duvarında kedi gibi” tarzı isyanlar uyandı bende. Ancak arkadaşım dedi ki, “mekan yok burda, napsınlar”… Ve o sırada Acun’da 500 bin açma sesi yankılandı. DADADADANN! Lan mekan yok ki Özdere’de…

Neyse. Kültür şokunu hızla atlattım, ve gecenin kalanından tat aldım. Sahil, bol bira, kızlı erkekli ortam, ve gitar! Gitar vardı ya, saatlerce gitar çalındı. Opus’ta çıkan bir grubun vokali de bizimleydi, şahane şarkılar söyledi, çiğdem çitletmekten dudaklar şişti, imdada biralar yetişti.. şair ruhluyum vesselam. İşbu geceden ufak bir kesite BURADAN ulaşabilirsiniz. Hakikaten iyi şarkılar da döndü, ama “Akdeniz Akşamları” çalmasa iyiydi yine de… çok iyiydi hem de… çalmayın lan şu şarkıyı oof klişelere gelesiler sizi.

Zaten gündüz, salak ama çok sevdiğim arkadaşımın ve kız kankalarının gazıyla öğlen 1-4 arası güneş altında kaldığımdan afedersiniz maymuna dönmüş haldeydim. Bir ara resmen kafam, gece 4′te mekandan çıkan adam kafası oldu, kafamın yüksekliği takdir falan topladı.

Güzel bir haftasonuydu. Yani, sevdiğim birkaç insan, yeni sevmeye başladığım birkaç insan ile birleşince, bana güzel anılar bıraktılar. Daldım, balık bile vurdum bir ara, ama 2 kefale av yaptım diyen nesle aşina değiliz.

Yiit Out !

Altınoluk

Posted by Yiit K. on Tem-24-2009

Sabah sabah, ki aslında medeni dünya için öğlen öğlen, insan acıkmış şekilde kalkıyor. Benim gibi acıkan diğer okuyucuların iyice midesini ağrıtmak için size sevdiğim bir yerden bahsedeceğim.

İzmir’de büyüyenler bilirler, burada ululardan ulu bir kahvaltıcı vardır. Bol zeytinyağlı, üstüne kırmızı biber-kekik serpilmiş domates biber söğüşüyle, 3 çeşit peyniriyle, inanılmaz masif boyutta, adamı düz duvara tırmandıran bal kaymağıyla ve sittin senedir değişmemiş sahanlarında gelen çeşit çeşit yumurtasıyla bir Altınoluk klasiği vardır. Tek kötülüğü bence acaip uzakta olması. Resmen 30 km yol yapıyorum kahvaltı edeceğim diye, ama özleyince değiyor.

Müthiş de bir manzarası vardır tabi, ister istemez bakarsınız. Hele sabahın kör saatinde gidildiyse, trafik de yoksa, güneş yükseldikçe denizin renginin değişmesi, o sabahları esen mutheşem rüzgar, ve tabii ki bal kaymak =) Erkek adam bal ister, bal bulsa kaymak ister değil mi. Kaymağı da yandan yandan bıçakla kestikçe, bal denizinde batan bir buzdağına benzetirim ben. Konu leziz yemekse, şair olur deli gönlüm, vururum biçare çeneyi kızarmış ekmeklere.

Ben terk-i diyar eylemeden bir kere daha yapılmalı bu Altınoluk. Çocukluğumdan beri, hiç değişmemiş, hatta güzelleşmiş bu muhteşem yeri de özleyeceğim. Olay sadece balda kaymakta bitmiyor işte, oradaki yaşlı amcanın tavırları bile değişmedi. Hatıralar da değişmedi, bi ara anlatırım eski geyikleri, 6 tabak peynir yiyen arkadaşları falan =)

Öpüyorum.

Ev Savaşında Mutlu Son

Posted by Yiit K. on Tem-23-2009

Sonunda ev işimi de hallettim. Hayat bana güzel ya. Şu anda İsviçre’ye gitmeden halletmem gereken bişe kalmadı gibi birşey. Sadece ehliyetimi uluslararasına çevirmem ve de sağlık sigortamın detaylarını halletmem lazım. Evimi GoogleEarth lemek isteyen olursa Linsebühlstrasse 33 diyiverin, beni gösterir.

Hayatımda ilk defa kendi evime çıkıyorum. Hem heyecanlıyım, hem tedirgin. Ev eşyası nası alınacak, nasıl kurulacak, hele benim gibi IKEA özürlü biri bunları nasıl kotaracak düşüncelerdeyim. Kotarılır ama ya, zaten büyük ihtimalle direk benimle eve gelecek bir arkadaşım, daha doğrusu bir kardeşim olacak yanımda, onunla sırt sırta hallederiz diye düşünüyorum. Buraya da yazıyorum, zira gelmezse buradan aynı şekilde layığını vericem kendisinin. Aklını alırım Canyakar !!

Buralarda görüşürüz yine, zaten yaz tatiline hala çıkamadım. Haziranda daha esmerdim ben ya, Temmuz oldu rengim açıldı böyle bi olay yok! Haftasonu ayı gibi yanmayı planlıyorum, paso dalmak yüzmek istiyorum. Bakalım olacak mı.

Olacak, o kadar!

Vize Savaşında Mutlu Son

Posted by Yiit K. on Tem-21-2009

Selamlar ey ahali. Son 2 gündür neden yazmadığım konusunda spekülasyonlar var. “Kalemini kırdı artık o.. Marmaris’e izdivaya çekildi” diyenler mi istersiniz, “Öldü o, artık Michael Jackson’ın yanında” diyenler mi… “Erenlere karıştı artık o, gören olmadı daha” diyen kesim de var tabi. Açıklama getirmek istiyorum: Marmaris’e gitmeyeli han oluyor, Rabbime şükür Michael’a daha çok var, Erenler dediğinde de otomotiv var galiba, onlara da karışmam, güzel bir müessese.

Yurtdışına çıkış zor zenaat hacı… Yani bugüne kadar ben hep seyahat firmaları aracılığıyla çıktım, sanırım birçoğunuz da o şekil çıkmışsınızdır. Adamlara veriyordun pasaport kimlik, 2 3 tapu, sora hop Şengen gelmiş. Kendin, hem de uzun süreli çıkmak istiyorsan, adamlar senden pasaport kimlik değil kan alıyorlar kan. İstenen şeylerden bazıları: Diplomalarınınnın, özgeçmişinin, okulunun/işinin sana yolladığı her dökümanın 3er adet nüshası, ki bunlar İsviçre’nin konuşulan dilleri olan Fransızca, Almanca veya İtalyanca’ya çevrilmiş olacaklar, okulunun parasının yatmış olduğuna dair makbuz, ki bu da 3 adet ve İsviçre dillerinden birinde olacak, en az 21.000 CHF bulunan isme ait bir banka hesabı, işin bitince İsviçre’yi terk edeceğine dair el yazısıyla yazılmış imzalı taahhütname… oyh terledim haaa !

Adamlar seni almaya değil almamaya çalışıyorlar. Konsolosluğu arıyorsun, “3e bas” “5i dürt” “masaya 8 kere vur” tarzı cevaplar veren bir robot çıkıyor. Vize randevusu almak için 25 lira civarı para yatırıyorsunuz, Call Center var orayı arıyorsunuz, randevu için yarım saat konuşup neleri götüreceğinizi öğreniyorsunuz,  aldığınız randevu 6 ile 8 dakika arasında, bu sürede konsolosluk sizi tartıyor resmen. Ben bayağı bir konuşup, bayağı bir not aldıktan sonra üniversitenin bana yolladığı büyülü bir kağıt parçasını hatırladım, “ya okul bana bi authorization yolladı ama” dedim de, kız bir duruldu, konsolosluğun sitesinde olmayan bir numarayı verdi. Kızın hakkını yemiyeyim, şahane yardımcı bir insandı, ama belli oranda otomatiğe bağlamış tabi napsın.

Konsoloslukta telefonu inanılmaz derecede hoş konuşan, inanılmaz derecede gülen bir hanım açtı telefonu. Hemen baktı, vizemin ve oturma iznimin gelmiş olduğunu söyledi. 26 Ağustos’ta gittiğimi öğrenince niye geç gittiğimi, istersem hemen gidebileceğimi söyledi. Çok teşekkür ettim, adını sordum ve süprizi geldi, adı Suzanna imiş bu billur gibi Türkçe konuşan hanımın.

Sonuçta, inanılmaz ebleh, ömür çürütücü, can sıkıcı bir bürokrasi girdabının ucundan döndüm. Kafam çok rahat. Tabi 5 günlük bir İstanbul gezisini ayarlamış oldum. Neyse, kapı gibi teyzem var, kendisi her daim 5 yıldızlı rezidans konforunda beni ağırlıyor. İnşallah gelsin İsviçre’de iade-i ağırlamanın kralını yapacağım, fondülerle çikolatalarla =)

Yani kısaca burdayım gençler. Beklerim ara ara, tıklarınızı eksik etmeyin, emeğe saygı !!!

Bana spor branşlarını sevdiren, sesim kısılana kadar bağırmama yol açan, dertsiz ömrümde dert sahibi eden, kupa göstermeyen ama her zaman şampiyonluğun baş favorisi olan, Avrupa Kupası alamayan, almasını da çok istemediğim, zira alırsa bazı heyecanların biteceğini düşündüğüm klübüm Fenerbahçe’nin kuruluş yıldönümü kutlu ve mutlu olsun.

Şu rezalet ligde, iğrenç futbola rağmen, senede en az 2 kere Fenerbahçe Galatasaray derbisi izlemek bile insana yetiyor. Hep yenilen taraf olup da Avrupa mühim yea demek de vardı da, heralde bu ömürde olmayacak o.

Maymun Adası serisinin tam anlamıyla bir fanatiği olan beni inanılmaz sevindiren, PES hariç oyun oynamayan bünyemi geçmişten gelen çocuksu bir coşkuyla dolduran bir oyun piyasaya sürüldü. Lucas Arts, ulvi ekibi ve dahiyane beyin takımını birleştirip, aslında muhteşem bir oyun olduğu halde gerek yeni sistemlerle uyumsuzluğu, gerekse de artık iğrençten beter hale gelen grafikleri hesaba katıp, belki de gelmiş geçmiş en güzel birkaç oyundan biri olan bu arkadaştan bizi mahrum bırakmamak için bir revizyona gitmiş. Normalde 1990 çıkışlı olan ve yaklaşık 1.5 MB yer tutan bu oyunu alıp, her karesini teker teker yeniden çizdirip, her yazılı diyalogu (tabi o zamanlar seslendirme diye bir olay yok) sesçilere okutup oyunu full HD destekli olarak yeniden piyasaya sürdüler.

Oyunumuzun konusu basit, Guybrush Threepwood adlı çömez ve çiroz arkadaşımızı, 7 denizde namı yürümüş, Karayipler’in kana susamış korsanlarından biri yapmaya çalışıyoruz. Oyunu daha önce oynayanların direk hatırlayacağı Melee Island, Scumm Bar ve seriye ismini veren Monkey Island benzeri yerler arasında mekik dokuyor, ufak eşyaları alıp, bazen mantıklı, bazen de inanılmaz uçuk kombinasyonlarla çeşitli zorlukların üstesinden geliyoruz. Karşımıza gerzek korsanlar, maymunlar, kalpazanlar ve ölümsüz korsan LeChuck’ın ekürisi tarzı düşmanlar çıkıyor, ama oyunumuzun güzel tarafı, ölmek veya hata yapmak diye birşey söz konusu değil. Sadece yüzlerce opsiyondan mantıklı birleştirmeyeli yapıp, kafamızı ve hayal gücümüzü kullanıp ufak bulmacaları çözüyoruz, muhteşem espiriler arasında.

Seriyi sevenler için kaçırılmaması gereken bir oyun. Seriyi duymuş ama oynamamışlar için ise müthiş bir başlangıç olacak. Özellikle eski Amiga platform oyunlarını hatırlayanlar için çok nostaljik bir oyun tecrübesi olacak. Benim tavsiyem, oyunu kesinlikle oynayın, ve bitirmek için değil, eğlenmek için oynayın. Her diyalogu deneyin, her eşyayı inceleyin, hemen hepsini alma, itme gibi aksiyonlarla değerlendirin, ummadığınız yerde ummadığınız kadar kaliteli espiriler çıkıyor. Ayrıca bu tarz oyunları bitirmek herkesin harcı değil, ben bile ara sıra tam çözümüne bakıyorum. Kontrol etmedim ama ilk oyunun çözümü sanırım bire bir işe yarar. Ona da BURADAN ulaşabilirsiniz.

Deneyin, eğlenin, çocuklar gibi şen olun. Başka şey istiyorsam namerdim.

Monkey Island Serisi

Posted by Yiit K. on Tem-16-2009

Herkesin hatırlayınca gülümsediği oyunlar vardır. Herkesin hatırlayınca “breh breh ne oyundu bee” dediği oyunlar vardır. Bir de herkesin hatırlayınca toplaşıp kahkaha ata ata hakkında 2 saat konuştuğu oyunlar vardır. Monkey Island serisi bu son gruba giriyor.

Öncelikle belirtmek lazım ki, Lucas Arts’tan evliye olmasa bile avluya sokun. Adamların yaptığı her oyun, çevirdiği her film kayda değerdir, eğlendiricidir ve tarihte yerini alır. İşbu oyunda, ana karakter Guybrush Threepwood adlı çiroz ve sevimli bir korsancığı yönetiyor, sevgilimiz Elain’i kötü zombi korsanlardan kurtarıyoruz, porselenden nefret ediyoruz ve bir kurukafayla kanka oluyoruz.

İlk iki oyuna aslında çok hakim değilim. 3. oyun olan The Curse of Monkey Island’ı ise heralde 5 kere bitirmişimdir. Hatta ilk bilgisayarı aldığım zaman ilk aldığım oyunlardan biriydi. Deliler gibi oynamış, kahkahalar atmış, tekrar oynamış, tekrar kahkahalar atmıştım.

Niye yazıyorum bu yazıyı, ve niye oyuna direk yoğunlaşmıyorum? Zira amacım oyunu incelemek değil, size, daha doğrusu Monkey Island yazısını okur okumaz sırıtmaya başlayan kesime güzel bir haber vermek. Serinin önceki oyunlarından The Secret of Monkey Island yeniden piyasaya sürüldü. Daha doğrusu, oyun inanılmaz bir şekilde yenilendi. Sahne sahne yeni grafiklerle aynı görüntüler çizildi, ve eskiden balonla çıkan konuşmalar, efsane dublaj ekibi tarafından seslendirildi. Muhteşem bu oyunu ister DVD olarak satın alabiliyorsunuz, ister para karşılığı sitesinden indirebiliyo…. ahahah para karşılığı indirmek nedir arkadaş, manyak mısınız siz ya. Aramızda Manhattan’lılar mı var arkadaş, kim 35 dolar verir de oyunu indirir ahahaah. Para verip indiririm diyosan da git indir, bana da yazma parası yolla 20 25 artık gönlünden ne koparsa ahah..

Neyse. Şaka bir yana, ilerde patlar diye korkuyo insan, o yüzden belirteyim ki korsan oyuna karş…. ahahah bak yine ya. Değilim abi niye karşı olayım, sen emek ver, o oyuna Türkçe menü hazırla, Türkçe altyazı koy seslendirmelere, bana bir hizmet ettiğini hissettir, ben de sana para veririm. English Française Deutsch falan yazmak iyi ama Türkçe yoksa 35 dolar yok.

Oyun hakkında inanılmaz beklentilerim var. Oynayınca düşüncelerimi de yazacağım, sadece sabredin bebişlerim.