Ateşini Yolla Bana

Hakan Peker'den değil ama…

Archive for Ağustos, 2009

Evime Yerleşiyorum

Posted by Yiit K. on Ağu-30-2009

Zürih’te çok enteresan birkaç gün geçirdikten sonra sonunda evime gelebildim. Zürih’te kaldığım Winterthur ile benim Sankt Gallen’deki evim arası 60 km, her ne kadar bizim için mesafe olmasa da burada şehirlerarası sayılıyor.

Geçelim ufak detaylara. Dün gündüz 2 sularında evime giriş yaptım. Evim Linsebühlstrasse üzerinde, bayağı merkezi bir “flat”. Tam önünden tramvay geçiyor hatta, tabi buranın tramvayları kedi sessizliğinde olduğu için rahatsızlık değil, bilakis ulaşım açısından keyif veriyor. Evim, bir oda bir salon, 50 metrekare ve aslına bakarsanız çok hoş yahu =) Hayır, gelirken düşünüodm nası sığarım falan diye, bildiğin baya iyi sığdım şu anda.

Dün gündüzden beri ev işleriyle uğraşıyorum. Bir kere komple ev taşımak, 50 metrekare bile olsa zor. Gidip bu eve eşşekler gibi alışveriş yapmak daha da zor, zira evde rende, kürdan, tuzluk, banyoda el havlusu, vileda tarzı, normalde pek de almadığım, tahminen sizin de pek almadığınız şeyleri düşünüp almak zorunda kalıyorum. Kesme tahtam yok mesela, halletmem şart. Ancak televizyon alayım, bilmemne alayım derken, benim gibi detay atlamayan, gidip modem kablosunu bile önceden alan adam modem almayı unuttu! Şu anda İsviçre’de her dakika bulunabilen beleş internetten giriyorum, tabi ara ara düşer gibi yapıyor, hızı da 2 mbit falan, evdeki güzelim cabbar internete bağlanamıyorum yani, ama yine de sizlere ulaşıyorum, söyleyin bu fedakarlık değil de nedir!

Daha size geliş hikayemi anlatacağım. 80 kilo valizle geldim, 80 kiloyu boşaltıp evi silmem bildiğin 20 saat tuttu! Hava muhteşem olduğu için kendimi atıyorum dışarıya şu anda. Yolu düşen olursa beklerim =)

Yiit Out! (literally)

Hissiyatlar Üzerine

Posted by Yiit K. on Ağu-27-2009

Garip bir düşünce, ve bir arkadaşın garip bir yorumu sonucu düşüncelere gark oldum. Uçaktayım, Alpler’i ilk defa gün ışığında yukarıdan görüyorum. Güzel birşey. Yeni insanlarla tanışıyorum, güzel birşey. Zürih havalimanı içinde inek sesleri duyuyorum, MeGu kardeşimin dediği gibi, güzel birşey. Zürih’te Bahnhof yolunda yürüyorum, güzel dükkanlar görüyorum, Mövenpick Cafe’de gazetemi okuyorum, güzel şeyler. Ama çok çok keyif alamıyorum.

Zira çok heyecan da duymuyorum. Zira geride kalanlara da çok özlem duymuyorum. Manyak mıyım diye düşünüyordum ki, Aliihsan’ın lafı geldi “Abi sen numb’a bağlamışsın”… Çok doğru… Şu an pek birşey hissetmemeye çalışıyorum. Fazla keyif de almıyorum, sanki uzaktan izliyorum bazen kendimi. Niye böyle yapıyorum, çünkü his kapılarını açtın mı, o kapıdan içeri özlem de girecek, hasret de girecek… Ben hayatımda değer verdiğim herkesi bir biletle geride bırakmak zorunda kaldım, ve bu bana ağır geliyor. Sıçtımın düzeninde istediğim şartları bana sağlayamayan ülkemden hem nefret ediyorum, hem özlem duyuyorum. Telefon bana girmesin diye türlü hareketlerle beni arayan, dakikalı konuşup kapatmaya çalışan ailemi özlüyorum. Evet 24 saat oldu, evet ben çok duygusal bir adam değilim, ama insana koyuyor. Mutsuz muyum, hayır. Heyecanlı mıyım, biraz. Ama neyse…

Geride kalanlardan bazıları çok özel oluyor işte. Kendini biliyor onlar. Ama çok da geride kalmayacak onlar, yanımda her zaman yerleri var, ve o yerlerini çok soğutmayacaklarına inanıyorum.

Bunalım teyzeye bağlamayacağım merak etmeyin. Ama foto makinası almadan şehir tanıtmak da istemiyorum size. Kısaca söylemek gerekirse, yerde sakıza da bastım, tüten izmarit de gördüm. Zürih eski Zürih değil mirim… Ama insanlar yol veriyor ya! Ve insanlar gülümsüyor! Birine gülümseyin, geri gülümsüyor ve başıyla selam veriyor. Güzel birşey. Gülümsüyorum mütemadiyen. Beni görürseniz size de gülümserim söz.

Ama karşılık verin. Yiit out!

İsviçre Yollarında

Posted by Yiit K. on Ağu-26-2009

Saat 5′i çeyrek geçiyor. Uyanalı yarım saat oldu. Evden çıkmam da lazım. Uçağa birkaç saat var, ama ayarlanması gereken büyük bir overweight bagaj problemim de var.

Gidiyorum resmen. Sağlıcakla gitmek, sağlıcakla kalmak niyetindeyim. Beklerim.

Ne denir ki son dakikada, saat 5′i çeyrek geçe…

Yiit Is Back… Briefly

Posted by Yiit K. on Ağu-24-2009

Facebook statusu yazdıktan sonra buraya kısa yazı girmek isteyince böyle oluyor. Bir kraliçe köpekliği, bir Britanya sevdasıdır gidiyor insanda. Bodrum’dan döndüm, bu arada bir doğumgünü kutladım, bu arada birşeyler yaşadım, hala da yaşıyor muyum, sanırım evet. Pratikte serbest teoride mahkumum, iznim var ama şevkim yok başka şeylere. Güzel ama, hem o, hem hayatım.

Çarşamba sabahı, öbür hafta değil, öbür ay değil, 40 gün falan var değil, baya baya bu çarşamba uçağım var. Sabah 08:00′da biniyorum, 2 saat yol sürüyor, ama yerel saat bir saat geri olduğu için ben saat 09:00′da Zürihe iniyorum inşallah. Teoride bu böyle, bu kadar da kolay. Ama dönüşü var mı bunun bilmeyince garip oluyor. Ya 30 sene sonra “eh işte kanka gidiş o gidiş ya ehehe” dersem… Dersem derim, memnun kalmışımdır ki dönen yoktur seferimden.

Yazacağım şeyler, anlatacağım olaylar, tanıtacağım mekanlar var. Ama ziyaret etmem gereken tonla akrara, daha da tonajlı eş dost var. Tek olmayan şey zaman. Zaman kahpedir zaten, bol bol vardır hep, ama sıkıştı mı da çaresi yoktur, yapabildiğinin en iyisini yapmaya çalışırsın, ne de olsa şu hayatta tek kalan hoş bir seda imiş…

Saraçoğlu’nda Bir Gece

Posted by Yiit K. on Ağu-19-2009

Deli Fenerbahçe’li olan ben Yiit kişisinin hayatında keyif almadığı bir gerçek vardı. Gerek bir lig maçı için olsun, gerek Metallica konseri için olsun Ali Sami Yen stadının içine dışına nufüz etmiş, yeri gelmiş çimine dokunmuş, yeri gelmiş koltuğunu kırmış ben, hayatımda Fenerbahçemin mabedi Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’na gitmemiştim. Geçen pazar gününe kadar!

Sonunda, 16 Ağustos 2009 tarihinde, Türkiye’den terk-i mekan eylememe 10 gün kala bu utanç tablosunu bir Sivasspor maçıyla parçaladım. İçimde ukte kalacak bir olayı yaşamış olmanın müthiş zevkini tecrübe ettim. İnsanın kendine bir faydası olmayan, hatta alenen kendisini kullanan organizasyonlara körü körüne bağlılığı kadar garip bir olay yok. Fenerbahçe yöneticileri beni tanımaz, futbolcuları tanımaz, klüp beni resmen tanımaz, ama ben onları tanırım, severim, gerekirse korurum. “Alex graldır laan dayt” şeklinde kaç kişiyle takıştım saymadım. Garip birşey fanatizm.

Stat MUHTEŞEEMMM! İzmir Atatürk Stadı denen ucubeliğe defalarca gitmiş biri olarak diyebilirim ki, o statsa bu Playboy Mansion. Accaip kapasiteli, büyük bir stat olmasına rağmen resmen kutu gibi inşa edilmiş, her tarafı sahaya yakın, her yerinden saha televizyon güzelliğinde izleniyor. Koltuklar, çevredeki malzemeler, hoperlörlere kadar herşey acaip kaliteli. Migros tribününe gittiğim halde koltuk kalitesinden memnun kaldım. Tribünle sahayı ayıran tel örgü olmaması da çok güzel bir olay, kendini kafesteki hayvan gibi hissetmiyorsun, ayrıca görüntü kaliten artıyor. Sahaya arada Rambo falan dalıyor bir de, açıkçası bu benim yeşil sahalarda görmek istediğim hareketlerden.

Takıma inceden değineceğim. Takım inanılmaz oynadı. Alex 5. dakikada sakatlanmasa, acaip renkli skorlu bir maç olabilirdi. Hakem desteğine rağmen, aptal aptal transferleriyle, özellikle Bilica yerine Yasin’i koyabilen zihniyetiyle Sivasspor bu sene kümeye oynar. Beter olsunlar açıkçası. Anadolu’dan büyük çıkması hayalimdir, ama kayrılarak, futbolu katlederek büyük olmaya çalışanlar oturup bir daha düşünmeliler. Takım korkunç accaip deli oynadı bi de onu bir daha ekliyim. Ayrıca tribünlere Roberto Carlos’u, Alex De Souza’yı, Güiza’yı falan çağırmak korkunç tatmin edici bir olay. Arada Deniz Selçuk falan da geldi, ama ben çağırmadım, hatta bi böyle “nooluyoz” tarzı baktım suratlarına, alkışladılar beni, bir de kolumu sokayım tarzı nahoş hareketler yaptılar 3 defa, insanlar da sinirlendi ki bağırdı onlara.

Tribün zayıflamış diyorlar, birşey diyemiyorum ona. Elimizden geldiğince bağırdık ama, saçma sapan bir Sivasspor maçında da ne kadar tribün kenetlenir bilemem. Her maça CL çeyrek finali heyecanıyla katılınmıyor, zira Arjantin’de değiliz. Ben tribünü beğendim, tepkiler yerinde, emeğe alkış, karşı takıma yuhalama var. Tam kıvamında da az az küfür var, mesela 1-0 olduktan sonra “Şampiyon Fener En Büyük Fener” çektiler 2 kere, çok yerindeydi.

Gollerin hepsi, benim 20 metre kadar arkasında olduğum kaleye atıldı ayrıca. İnanılmaz şanslı olduğumu düşünüyorum, 3 gol izledim burnumun dibinde. Korner golü komikti. Dos Santos ise delirtici güzellikte bir gol attı. O kadar iyi koştu ki, dedim bana geliyor bu adam tutun şunu artık! Yaldır yaldır gelip, Güiza’yı da kenara itip golünü atması ALLAH çok iyiydi beah !!! Vay anasını ya! Adam hatırladı “olmm ben Brezilya milli takımındayım yaw, bi iki bişe yapıyım maç bitiyo” dedi heralde.

Değinmek istediğim son nokta ise Roberto Carlos’un bacak kasları. Arkadaş, bi insanı bacak kasından tanıyorsan bir anormallik vardır. Adamın bacakları resmen Selçuk’un beli kadar. Resmen Roberto Carlos’un genini tavuklarla karıştırsan, öyle şaşaalı butlar olur ki yemeye doyamazsın. Ama fena teper heralde, bir de pahalı olur, bir de kart olabilir, zira yaş faktörü var. Ama Roberto Carlos ya! Of inanılmaz bir olay, az ilerinde, senin delirdiğin takımın renkleri içinde Roberto Carlos var! Ötesi de yok YOK YOK!

Gelelim videolara. Fenerium deli gibi doluydu, sanırım TrabzonStore’un bir senelik satışını yakalamıştır. Şuradan baya kötü bir videodan izleyebilirsiniz. Ne Mutlu Seni Sevene diye bağırarak yaptığımız maça giriş de şahaneydi aslında. Kıraç’ın söylediği gaz 100. yıl şarkısını da buradan görebilirsiniz. Tüm tribün olarak anıra anıra kadroyu saymamıza şahir olmak için lütfen tıklayınız. Bir Fener klasiği olan, en keyif aldığım tezahürat sarı lacivert şampiyon Fener geliyor şimdi de.

Şahane ya… İnşallah ileride abimle yanyana kombinelerimiz, Kocagöz 1 ve Kocagöz 2 formalarımızla o statta olacağız. O zamana dek benim sadık yarim Lig Tv’dir.

TGI Friday’s Über Alles

Posted by Yiit K. on Ağu-18-2009

Bayıldığım bir başlangıç stili var: “Bilen bilir…”. Lan ayıoğluayı bilen bilir tabi, sana sorup icazet alıp mı öğrenecek insanlar herşeyi? Bilen kuantum fiziğini de biliyor, bilmeyen 3le 2yi çarpamıyor. Bilen bilir olayına esasen gıcığım, başlangıçtaki sanata da ironi diyoruz, bilen bilir.

Bilen bilir, benim en sevdiğim, beni en tatmin eden, en güzide yer Friday’s denen ulvi mekan-ı cennettir. Thank God It’s Friday şeklinde bir Amerikan tarzı tribin artık ürünü mü desem kaynağı mı desem olanbu mekan, aslen tam bir kamyoncu restorantıdır. Menüde hemen herşey bir hayvana aittir, genelde kızartılır, üzerine peynir eritilir, acaip kolestrol ve kalori manyağı biçimde önünüze konur. Ben bu mekanın hastası olmayayım da nerenin hastası olayım?

Şimdi coğrafik bilgi. Etiler’de, o şahane Nispetiye Caddesi üzerinde korkunç güzel bir dükkanları var. Bahçesinde direk cadde kenarına oturup da yiyip içerken geçen über arabalara bakmak büyük keyif. Suadiye tarafında da, özellikle benim gibi Fenerbahçe’liler için daha da güzel bir mekan olan Bağdat Caddesi üzerindeki mekan da aynı zevkleri yaşatmaya çalışıyor, ama asla Etiler’deki mekan kadar güzel değil. Burda da accaip araçlar geçiyor 3 metre ilerinizden, ama bahçe olmaması, özellikle yaz vakti büyük eksi. Çalışanlar inanılmaz iyiler iki yerde de, özellikle Caddedeki dükkanda tanınan bir sima oldm, enteresan buluyorum bunu. Dükkanın konsept olması da çok güzel, eski Amerikan diner’ı tarzında kurulmuş. Yazılar, posterler falan komik. “We are not responsible for your stuff left on the hangers. We used to care. We don’t anymore.” tarzı nüktedan lafları var. Caddedeki mekanı görmek için BURAYA tıklayınız.

Yemekler… Korkunç güzel ya… Vay anasını dedirtçek kadar güzel, çünkü kaba saba lezzetler. Tam kamyoncu işi işte. Jalepenoları kızartıp cheddar sosla servis etmeleri inanılmaz bişe. Her yemeğin yanına deli gibi rokfor sos, bilemedin sour cream falan koymaları, kalp damar açısından zararlı, mide açısından şenlikli. Ama özellikle bir sos var ki… Bir sos var ki o aslında sos değil, bir meleğin gözyaşları. Tabi ki Jack Daniels sostan bahsediyorum. Bir sos bu kadar güzel olamaz. İçine evladım düşse yerim, elime koluma bulaşsa çolak kalırım öyle bir sos. Bu sosa yatırılan steak, ki biftek falan demiyorum, zira bizim biftekler kurudur, bu ise bir hayvanın komple sırtı gibi geliyor, inanılmaz başarılı oluyor. Ayrıca, eti az pişir diyince hakkaten az pişiren bir mekan burası. Tam istediğiniz oranda pişiriyorlar. İçecek olarak da, kendilerine has bir milkshake yapıyorlar. Çok başarılı ama, bildiğiniz milkshakeleri düşünmeyin, için sadece.

Favorim kesinlikle menünün amiral gemisi olan Jack Daniel’s Steak with Shrimp. Yani 500 gramlık bir eti JD sosla pişirip, üzerine kızartılmış 4 tane jumbo karides koyup servis ediyorlar. Hani kalp krizi geçirmek istiyorum, ama zamanım yok diyorsanız, işte size fırsat! İçeceklerde favorim ise, margarita, yahut çilek seviyorsanız frozen. Bildiğiniz japon balığı akvaryumu tarzı birşeyde geliyor, sevgiliyle içmek için ideal =)

Eksileri de var. Bir kere erçekten pahalı. Yani ben iyi yemek yiyorum ayrı mesele, ve 70 80 liradan az para vermiyorum. Az yiyip de şarap açtırırsanız yine bu rakamı yakalar, hatta kaliteli bir şarapla katlarsınız bile. Mesela en büyük yemekleri olan JD soslu karidesli et 47 lira. Ama kesinlikle değiyor, zira ortaya birşey söyleyip yemeye bile mecaliniz kalmıyor. Ayrıca pek sağlıklı yemekler olduğu söylenemez. Yani belki vardır kalp dostu yeşil birşeyler ama, sanmıyorum ya. Adamlar meat tower tarzı sunumlar yapıyorlar, yeşilliği de arkada danalara falan yediriyorlardır, kesip onları bana veriyorlardır, ben de anca dolaylı yoldan yeşillik yemiş oluyorumdur.

İnanılmaz birşey. Tatmayan kalmasın bence. Benim de kulaklarımı çınlatırsınız. Ben de sindireyim biraz bari. Sodası olan var mı ?

Laf Oyunlarından Haz Alıyorum

Posted by Yiit K. on Ağu-17-2009

Beni tanıyanlar, ağzımın iyi laf yaptığı ve düzgün bir espiri anlayışına sahip olduğum gerçeğinde birleşirler. Ben de alçakgönüllülükle bunu kabul ederim. Ancak bende bir bug, bir yazılım hatası, bir gariplik var. Ben, kötü espiriden gizliden gizliye keyif alan biriyim. Gizli Yalvaç Ural’ım yani ben, bir nevi closet Selami Şahin’im.

Mesela, arkadaşım 77 niye ikiye bölünmez diye sordu. Düşündüm, bir adet mantıklı (zira tek sayıdır) cevap, bir adet de mantıksız (yetmiş yediyi yer ehühüeh) verdim. Cevabın sevenler ayrılmaz olduğunu öğrenince asabım bozuldu, şu an yazarken bile kıkırdadım.

Veya bugün Aliihsan ile konuşurkene “üzerine puma getirmek” gibi bir espiriyi düşündüm, paylaştım, çok güldüm. Afrika’da bir adamın, evlendikten sonra zoofiliye sarması, ve eve dişi bir puma getirmesi gibi bir konsept belirdi kafamda, kıkır kıkır konuştum bir süre. Sonra bu espiriyi geliştirdim, mesela Adidas ayakkabı alıp bir hafta sonra Puma ayakkabı alıp “üzerine puma getirmek” fiilini realize edebileceğimi düşündüm, ki Adidas almam, Adidas’tan haz da almam.

Aklıma gelince ufak bir liste yapacağım. Böyle bu tarz espirileri, geniş bir kaynak halinde yayınlayacağım. Sonra da bir araştırma yapıp okuyanlardan kaçı öğürerek kaçtı onu bulacağım. Bu veriler benim işime yaramasa dahi bi psikoloğun fln işine elbet yarar.

Haa, ayrıca bu gece Saraçoğlu’ndaki maçtaydm. Bir ara size güzel bir şov yapacağım.

Stay tuned. Yiit Out  !!

Muhteşem garip bir yazın ortasındayım kadim dostlar. Garip derken çok da negatif bir manada kullanmadığımı belirteyim =) Gerçekten çok güzel şeyler oluyor, çok ender yaşanan şeyler. Hani mutluluk edici nadir anlar vardır ya, uzun süredir giymediğin bişeyin cebinden para çıkması, veya okula gittiğinizde o günün yarım gün olduğunu öğrenmek gibi. Ya da, uzun zamandır tanışık olduğunuz bir insanın aslında çok çok daha fazlası olduğunu keşfetmeniz gibi, belki aklınızdan, bazen ruhunuzdan bir parçayı orada bulmak gibi. Güzel şeyler yani.

Bodrum’da garip şeyler yapıyorum. Çok sık askeri kampa gidiyorum mesela, aile özlemim kabarmasın diye günümün belli saatlerini mesai gibi onlara harcıyorum. Onun dışında yine bazı klasikleri yaşıyorum. Bir hafta kaldım Bodrum’da,  ve gittiğim tek gece mekanı Körfez. Ama Körfez bu sene daha güzel, sanki müzikler daha tatlı, sanki kokteyller daha lezzetli geliyor. Gidin, bir Black Russian için, üstüne bir White Russian çekin, sonra da bi rus bulun artık, maksat konsepti tamamlamak.

Bodrum’un dört bir yanında tanıdıklarca ağırlanıyoruz. Bu sene tatilimiz normaldekinin üçte biri uzunlukta olduğu için davetler inanılmaz sık oldu. İstediğime de istemediğime de gidiyorum, söylediğim gibi iyi bir çocuk oldm bu aralar. Her davet eden ya tavuk ya kuzu kestiği için sağolsunlar, gündüzlerim eşşek gibi spor yaparak ve su soda içerek geçiyor. Neyse ki eşlik eden biri var, yoksa bu hayat çekilmezz =)

Ayrıca Lola Beach’e gidin. Chocolade fln hikaye arkadaşlar, Lola partiyi veriyor, Chocolate el sallıyor yandan. Resmen Maki’den müşteri yanlamayı başarmış biryer. Bu pazar da Fatih Ürek var, keşke orada olsaydım diyorum. Son gittiğimde Funky C ve keman çalan deli bir hatun vardı, bir kanal çekim falan yapıyordu zaten, gittim ekiple tanıştım, bir süre bistrolarında oturdum, baya bi televizyona çıkmışım, görenler öyle dediler en azından =)

Şu anda da İstanbul’dayım. Vize işimi hallettim, inşallah önümüzdeki hafta da pasaportumu alıcam ve evime dönücem. 4 gözle beklediğim bir İstanbul kaçamağını çok istemsiz yaşıyorum şu an, annemi gezdiriyorum hatta, resmen 10 senedir falan İstanbul’a gelmemiş kadıncağız. Yoksa çoktan dönmüştüm sanırım Bodrum’a. Ama bu gidişle çarşamba akşamına kadar buradayım.

Son günlerimi güzel geçiriyorum. Dediğim gibi, yazları Bodrum’da internete girmeyi reddediyorum. Facebook MSN derken aptal zamanlar kaybediyor insan, klavyeye dokunacağım her an inip sahilde yürüyorum, bence daha iyi kullanılmış oluyor zaman. Fakat İstanbul’da ister istemez yaz Yiiti gidiyor ve kış Yiiti devreye giriyor. Ha bi de yeni dizüstü aldım kendime. Okulum çok ukala, makinanız 2 seneden eskiyse getirmeyin, yenisinden hızlısından birşey denkleştirin, gelince bize teslim edin zaten 20 tane program yüklicez size diye e-posta attılar. Baktım, ilişikte dizüstü parası fln da yolladılar heralde diye ama heyhat…

Çarşamba’ya kadar yine ara ara bakarım. Bluutut dangılımı getirmediimden birşey aktaramıyorum makinaya, size de durum mekan incelemesi yapamıyorum. Aslında şu makinayı biraz incelesem tahminen içinde entegre mavidiş falan vardır da, ben yavaştan alıyorum işleri bu aralar, yavaş yavaş tanıyıp sevicem bu makinayı =) Ayrıca vistadan haz almadım, onu da ekliyim.

Öpüyorum. Çarşambaya kdr İstanbuldakiler, 24üne kadar Bodrum’dakiler , 26sına kadar da İzmir’dekiler rahatsız etsin beni bol bol. Sonrası biraz uzak kalıcak gibi.

Yola Çıkış

Posted by Yiit K. on Ağu-5-2009

Bodrum’a yola çıkıyorum. Türkiye’de kaç günüm kaldı derseniz az. Peşinen söyliyim, Bodrum’a, özellike Gümbet’e gelip beni aramayanı bulur, insan içinde rencide ederim. Yazlık yerlerde internet olayından da pek haz almadığım için buralar biraz sahipsiz kalabilir. Telaşlanmayın, size hatıra 88 yazı bırakıyorum.

Kalın sağlıcakla.

Hazırlıklar

Posted by Yiit K. on Ağu-4-2009

Bugünüm komple hazırlıkla geçti. Şu andan itibaren bir fast-forward olayına bağlayacağım sanırım kendimi. Yarın Bodrum, 10 gün sonra İstanbul, sonra bir daha Bodrum, sonra İzmir ve Zürih. Daha iyi olacak kanımca, hızlı ve tempolu bir Ağustos geçirip leyleği havada göreceğim gibi hissetmekteyim.

- Bugün gittim bir güzel saçımı kestirdim. Buradan Hurşit Coiffeur’a (of ne kasış isimdir, ama kuaför de çok gey ya) ve inanılmaz yetenekli insan Mesut Abi’ye selamlar.

- Yetmezmiş gibi, yanak tüylerime lazer yaptırdım. Likya’ya gidin, accaip iyiler lazer mazer işlerinde. Mahmut Abi’ye de selam söyleyin, çok işini bilen biridir, kafanız rahat eder.

- Vizemi aldım. O kadar sağlam aldım ki, o kadar olur. Önce aptal gibi yok yere para verdiğim Call Center’dan, tek işi bana randevu vermek olan, ama onu da illa ki yanlış yapmaya çalışan birinden aldım. Ki bu gereksiz, zira benim okul çoktan oturma iznimi falan yollamış benim. Konsolosluktan Sandra Hanım ile konuştum, herşeyi halletti sağolsun. Muhteşem bir insan, Levent’teki İsviçre Konsolosluğu’na giden olursa kendisine selamımı söylesin, telefonda bile güler yüzü yetmekte.

- Valiz aldım kendime. Eşşek ölüsü gibi, ama tek kullanımlık sanırsam. Taşı ve orada yak bunu tarzı birşey. İdare etsin, 5000 km dayansın, 5001 i istersem itim.

- Hard diskimi taşınabilite attım. Eğer gümrükte falan çevirir kontrole girişirlerse çıkarır içine işerim aga, o kadar çok dizidir mp3 tür var ki, master paramı versem kurtaramam, kaçak olurum Fucitiv olurum, Harrison Ford ile kol kola kaçarız diyarlara.

- Daha da spor yaptım, yıkandım, valizi de doldurdum ayrıca. Yalan ya, doldurmadım. Hayatta asla evden çıkmaya 2 saat kalmadan valiz hazırlamadım, hazırlamam da.

- Kira kontratımı da imzaladım, scan ettim ve yolladım. Hadi hayırlara vesile olması dileğiyle. Metrekare başına 18 CHF kira veriyorum şu anda, Türkiye şartlarında tat kaçırıcı birşey… İsviçre’de de tat kaçırıyor aslında bir yerde…

Öpüyorum. Besame mucho diyorum üstüne de. Görüşürüz ara ara canlar.