Ateşini Yolla Bana

Hakan Peker'den değil ama…

Archive for Ekim, 2009

Suavi

Posted by Yiit K. on Eki-25-2009

Şimdi, benim zihnimin derin köşelerinden birinde bu adam yatıyor nedense. Ara sıra da yüzüstüne çıkıyor, ve ben alakasız bile olsa bu adam üzerinden espiri yapmaya başlıyorum. Bunu buraya yazmama sebebiyet veren de sevdicekle yapılan sohbette adının geçmesi ve beni 10 dakika süren bir stand upa iten bir fikir silsilesi oldu.

Şimdi kimdir Suavi? Çok fena kıl sorunu olduğuna inandığım, dini inancı veya fobileri yüzünden berbere küsmüş bir insandır. Hayata memur bir baba ve ev hanımı bir annenin 4 çocuğundan biri olarak dünyaya gelmesi zaten hayata baya handikaplarla başladığına dair kuvvetli bir kanıt benim gözümde. Bence gençlik yıllarında kirli sakal olarak başlayan bir sevdanın fetişe dönmesi, bize ve müzik dünyasına Suavi’yi kazandırdı. Ha bu adamın bir şarkısını bilir miyim, zannetmiyorum. Benim gözümdeki yeri, Kız Kulesi’ne siyah trençkotla bakan, ama asla atkı giymeyen, hatta atkıya ihtiyacı olmayan bir insan profili.

Bugün beni düşündüren kısmı ise kendisinin aslında bahçe hoperlörü konseptinde bir adam olması oldu. Hani bir “Garden Party” verilir, böyle hoperlörler vardır, çalılıkların arasında gizli, sesi gelir ama kendi gözükmez. Aha Suavi işte. Adam karşında arya söyleye ağız hareketini göremezsin. Adam karşında ana avrat düz gitse “KİM LAN O ORTAYA ÇIK DA SÖYLE LALE” diye ortaya bağırırsın. Şarkıcı olmasa da ventrilog olurdu bence, Tanrı vergisi bir yeteneği var zira dediğim gibi.

Ya bir adam böyle bir konsepti nasıl seçer hala anlamıyorum aslında. Kızın olsa vermezsin, oğlun olsa arkadaşlık etmek istemezsin, saati sormak için yanaşsa daha ağzını açar açmaz (ha nasıl görcez ağzını açtığını ayrı mesele) “para veriyim de git şarap al o parayla di mi hııı” der yürür gidersin. Suavi’nin sosyal düzende yeri bence çok niş bir yer. Kız Kulesi manzaralı bir yerde doğru rüzgarda prim yapabilir, ya da şarap paralarını biriktirir bir pipo falan alırsa çok kalifiye sosyalist sohbetlerin aranılan ismi olabilir. Ama düğünümde Suavi çıksa sahneye, gerdeğe babamla girerim. Ünlü biri diye Suavi’nin resmini çekip koyacak dönerci falan da yoktur sanırım, hoş berberlerde kafasına ödül bile konmuş olabilir, birşey diyemem.

Son sözüm sana Suavi: Traş da bir spordur!

OLMA Şenlikleri

Posted by Yiit K. on Eki-23-2009

Geçen günlerde, İsviçre’nin geleneksel Tarım ve Beslenme Fuarı olan OLMA, güzide şehrimiz St. Gallen’de yapıldı. Evime yaklaşık 500 metre mesafede İsviçre yemek fuarı olunca da gezilesi görülesi şeyler arasına girdi.

OLMA denen şenliğin geçtiği yer, öğrencilerin 9.50 CHF vererek girdiği kocaman bir fuar alanı. Ayrıca bu fuar alanının dışında da birsürü stand bulunmakta. Genel olarak sosis, bira, sosis, peynir, çikolata, sosis, şarap,bira ve sosis şeklinde dizilen bu standlarda gerçekten enfes şeyler satılmakta. Özellikle Olmawurst denen şeyi alın, yiyin, bi daha alın ve bi daha yiyin yani. Bunların yanı sıra, evde veya kafelerde kullanılacak envai çeşit mutfak malzemesi, bahçe ve toprakla uğraşırken kullanacağınız bin tane şey burada satılıyor. Tabi misal burada çim biçme makinası alıp da evde uzadıkça halıyı mı kesicem ben. Ayrıca o parayla 1200 tane sosis alınır. Sosis güzel bişe bu arada, sölemeden geçemeyeceğim.

Günün olayı ise, saat 4′te başlayan domuz yarışı. Burada çeşit çeşit domuzlar, kısa bir platform üzerinde eblek eblek koşuyorlar. En hızlı domuza ödül veriyor, en yavaş domuzu ise kısık ateşte çeviriyoruz, zira domuzun yağlısı makbul, böyle koşan fit domuzların yenesi yok. Ayrıca burada domuzlar üzerine bahis de yatırabiliyorsunuz. Ben son anda yetiştiğim için bahisçi kapanmıştı, zaten ne anlarım domuzdan arkadaş, iddia olsa en azından biraz çakıyorum (tabi yine de kaybediyorum). Neyse kumarda kaybedelim, bi şikayetim yok. Ha domuz yarışı sırasında telefonum kitlendi ve saatlerce açamadım, orası ayrı mesele. Resimler videolar yarıda kaldı ama, Amerikan yapımı elektronik alanda hata zaten, yoksa telefonun bi suçu yok. Sıçtımın Apple ı ya.

Ha bi de hayvan sergisi vardı. Keçisi, domuzu, ineği atı herşeyi var. Aklımda kalan şeyler benim atı severken atın aleti kaldırması, yere düşen ekmek parçasını verdiğim keçinin gebeş gebeş ekmek yemesi, 1300 kilo gelen İNANILMAZ büyük bir boğa ve gerçekten ufak bir Uno araba kadar olan domuzdu. Resimlerini çeker saatlerce “abboooww boğaya gel brööhh” derdim ama telefon pert olmuş idi dediğim gibi.

Sosisi yiyip domuzu koşturup boğayı taciz atı da tahrik ettikten sonra dönüş yoluna koyulduk. Gider ayak Alman arkadaşın “ooh das is schön!” nidalarıyla Magenbrot denen birşey aldık. Kara kuru bir ekmek-kek arası birşey, ve hemfikir olduğumuz nokta tadının “noel” gibi olduğu. Yani soğuk, bol şekerli, zencefil bilmemne tarzı keskin tatlarla dolu bir kurabiyemsinin yandan yemişi. 3 kişi 7 liralık paketi bitiremedik, hatta ben arta kalanları dün çöpe falan attım, ki normalde hayatta çöpe atmam, para verdim, nimettir der yutarım, ama gel gör ki öeeeğğğ yani.

Bir dahaki OLMA’ya da burda olmak niyetiyle aranızdan ayrılıyorum canlar. İyi bakın, ara ara buraya da bakın, eski yazılar da güzel, ayrıca eminim ki ilk 10 yazımı hatırlamıyorsunuzdur. Hergün girin 2 tane okuyun, stres topu niyetine.

İki adet de video ayrıca: Arena ve Domuz Yarışı!!!.

Poker Gecesi

Posted by Yiit K. on Eki-18-2009

Diwali’yi takip eden saatlerde MBA ana ders odasına gidip pokere sardırdık. Zaten ben çıktığımda bayadır sarmışlardı, ben sonradan girdim. 10 frank karşılığı 2000 çip alıp girilen bu güzide oyundaki yerimi aldım. Tatsız olan taraf, zaten üten üttüğü için elalem ejderha gibi olmuştu. Teksas Hold ‘em usulü oyunumuzda chip leader denen ejderha kılıklı insan sizi maymun edebiliyor bilen bilir. Haa, oynamayı bilen de maymun olmamayı bilir o ayrı. İtiraf da etmek lazım, bu oyunun yüzde 70′i şans. Kalanın büyük kısmı da taktik ve cesaretten oluşuyor. Elinde 2 ve 8 var diye oyuna girmezsen, ortaya daha flopta 2 8 bi 2li açarlarsa çıldırayazarsınız. Bu oyunda kötü kart olduğuna inanmıyorum, çok iyi kart var ayrı mesele, ama kötü kart tamamen göreceli ve şansa dayalı.

Masaya girdiğimin 5. dakikası Yunan arkadaşı batırarak paramı 3e katladım. Az sonra Amerikalı arkadaşı da ütünce 3 kişi kaldık. Yandaki masada 5 kişi olduğundan güçleri birleştirelim dedik ve taşındık. 8 kişi sıra sıra gitti. En son 3 arkadaş kaldık, biri de ben. Cabbar gibi oynayan Amerikalı kızı da ütünce Alman bir arkadaşla son ellere başladık. Zaten benim 2 mislim kadar fişi vardı. Gelen ilk el, biraz da eli yüzü düzgün bir el olunca – sinek 5 ve vale -, oyun uzamasın diye rest çektim. Kendisi de “a gentleman’s all in” diyerek, benim mislim fişe sahip olmasına rağmen bütün elini ileri sürdü. Kartlar açıldı, ve kendisiyle tek farkımız, benim yüksek kartımın vale, onunkinin kız olmasıydı. Oyunu o kazandı, ama muhteşem keyif aldım, ve kendinisi de tebrik ettim. Giriş paralarının toplamını birinci ikinci üçüncü gelen oyuncular olmak üzere paylaştık. Sırasıyla 70:20:10 yüzdeleriyle verildi para. Yani ben 10 frankımı 40 frank yaparak masadan ayrıldım.

Ha bu arada ayılar gibi içildiği için insanlar ayı ayı oyunlar oynamaya başladılar. Onları izlemek isteyen de bir zahmet ŞURAYA tıklasınlar.

Ama kumar kötü birşey. Oynamayın, oynatmayın. Ben keyif almadım, diğerlerinin kayıplarına ağladım bütün gece… Şaka lan, en tatlı para kumar parası arkadaş. Beleş gelen para gelsin popomda patlasın affedersiniz.

Öperrr.

Sınıfımızdaki 41 kişiden 9′unun Hindistanlı olduğunu söylemiş miydim? Söylemediysem söyleyeyim, ve muhabbet ordan başlasın.

Şimdi benim aklımdaki Hindistanlı taslağı, The Simpsons’daki Apu karakteriyle örtüşüyor. Yani ben nerede bi Hintli görsem “Tenk yu, kam agen” demesini beklerim. Bu adamlar tabi MBA yapmaya gelmişler, market işletmeye değil. Ama bazıları o kadar Apu ki, gerçekten market işletseler olur yani. Sesleri, konuşmaları, görüntüleri o kadar Apu’yu çağrıştırıyor ki ara ara kıkırdamadan edemiyorum. Ama gel gör ki çok süper herifler, adamlarla konuşurken, yemek yerken ne kadar benzer olduklarını görüp şaşırıyorum.Ha bi de acaip hızlı sarhoş oluyor bu arkadaşlar, ve sarhoş Hintlilerin disko müziklerine dansetmeleri Apu’yu dahi güldürür bence.

Hindistan’ın en büyük festivaliymiş Diwali. Diwali bana Divan Pastanesi’nin Kerkük şubesini anımsatsa da alakası yok. Adamların Noeli gibi birşeymiş bu, en büyük dini festivalleri yani. Bereket Tanrı’larının bu gün dünyaya indiğini düşünüp, ışıklarla onun ilgisini çekmeye ve evlerine bereket yağdırmaya yönelik binbir türlü atraksiyon içeriyor. İlgilenenler Yutub Bey’e danışabilirler (di mi MeGu, kesin vardır Diwali videosu sitede). Bizim Hintliler de, binanın altındaki Meeting Point adlı, bizim partilerin bilmemnelerin yapıldığı salonda yemek düzenlediler. Kendileri de garip bir yemek yapmışlar, soğanı bişeye bulayıp kızartarak yapılan bu yemeği ben yiyemedim, zira geç gittim. Sebeplerim var, kendilerine de açıkladım, onlar da bana tavuk verdiler. Hintlilerle aram çok iyi, delikanlı insanlar, resmen geç kalınca böyle endişeli ve üzgün sormaları çok hoşuma gitti.

Karanlık mekandan ötürü size pek fotoğraf sunamıyorum, ama videolarım var. Diwali dansı yapan deli arkadaşları görmek için BURAYA, MBA yapan, büyük ihtimalle önümüzdeki 10 15 yıl içinde baya baba işlere girecek arkadaşların elde bez temizlik yapmasını görmek için ise BURAYA tıklayınız. Haa bi babaMeGu alır bunları Yutuptan koyarsa ne ala. Benim de öğrenmem lazım sanırım o işi, böyle gerizekalılıkla olmuyor yahu.

Sac Kebabı

Posted by Yiit K. on Eki-12-2009

Daha önce bahsettiğim gibi şanslı bir kura çekip St. Gallen’in en yetenekli, en iyi ve en yardımsever kebapçısı Ahmet abinin karşısına düştüm. Kendisi Zemzem restoranın sahibi, Antakya’lı muhteşem bir insan. Adam 15 yaşında Antakya’yı terkediyor. Libya’larda çalışıyor, gemilerde çalışıyor, Amerika Avrupa alayını geziyor ve 25 sene önce İsviçre’ye düşüyor. Burada bilimum okulu içerden dışarıdan bitiriyor. Kendisi şu an elektronik aletlerin prototipini çizebilen, bilimum su tesisatı olsun, yer döşemesi olsun tamir ve tadilatını yapabilen, ayrıca psikopatçasına güzel yemekler yapabilen bir insan.

Birinci bloğun bitmesi vesilesiyle son 2 günü kendime ayırabildim. Cumartesi hele fena gebeştim. Akşama doğru artık bir evden çıkayım, bari Ahmet abiyi göreyim dedim. İyi ki de demişim. Gün boyu çok fazla işi olduğundan yemek yiyememiş. “Aç mısın” tabir edilen büyülü cümleyi kurdu bana. “Abi bizde doymuş diye ölmüşe derler” dediğim, “off manyaklar gibi yerim abi aybettin” diye yorumlanabilecek karşılığı verdim. Ve olaylar gelişti.

10 numara bir dana but çıkarıldı. Kesilen parça sinirinden derisinden zarından ayrıldı ve yaprak yaprak kesildi. Önce tereyağı eritildi, yavaş yavaş ama, suyu buharlaşsın diye. Sonra ateş harlandı ve içine etler atıldı. Yağ uçarken etin suyu tavaya çıktı. Et suyunu çekerken soğanlar, kırmızı biberler ince ince dilimlendi. Tavada yine su kalmayınca çok az daha yağ eklendi. Üzerine de sebzeler atıldı. En son da domatesler eklendi.

Aynı anda taze lavaş yapıyorlardı dükkanda. Tabaktan yemekleri lavaşla sarı dürüp yedik, çatala ne gerek, eskiden çatal mı varmış! Şaka bi yana, okula gideceğim şimdi diye hızlı hızlı yazdım, ama deli gibi acıktırdı bu düşünceler zinciri. Yoldan çıkmadan evvel giyinip evden çıkayım bari ben. Sonrasında da beni bir spor paklar.

Çaçaavv!

Tatsız…

Posted by Yiit K. on Eki-8-2009

Uyanıyorsun. Uykusuzsun ama sorun değil, kahve var. İçiyorsun, ayılıyorsun. Sınav var. Sınava giriyorsun. Eşşek gibi zor. 30 dakika, 8 sayfa. Zamana karşı mücadele. Sözümona ilerinin CEO larının kısa sürede karar vermesiyle alakalı. Bi de altındaki çalışanları zorlaması açısından vizyon kazandıracakmış. Fena geçmiyor yalan yok, elalemin pek iyi değil sanırım. Neyse çözümü var zaten, sunumu var, derslere tam katılındı, zaten yüksek puanlar cepte. B değil de A gelsin diye uğraşılıyor gibi bir görüntü var. Gelmese de çözümü var.

Enerjin yok, çözümü var. Vitamin alıyorsun, yarım saat sonra bomba gibisin. Spora gidiliyor, enerji harcanıyor. Herşeyin çözümü var. Aslında yok.

Telefon geliyor, iyi bir arkadaşın babası intihar etmiş… Çözümü yok. Adam dün sabah canlıydı, dün akşam kendini vurmuş. Vaktiyle Türkiye’nin bilinen bir adamı olan, vizyonu güçlü, karakteri sağlam bir adamı böyle bir karara itecek şartları tahayyül etmek bile istemiyorum. Demek ki onların da çözümü yok. Allah taksiratını affetsin, çünkü ondan başka çözüm de yok.

Kafa karışık, gün mahfoluyor, herşeye negatif bakılıyor. Belki de o kadar kötü olmayan şeyler dayanılmaz geliyor. Sınavlar, yemekler, herşey manasını kaybediyor. Çünkü ölümün çaresi yok. Herşeyi herkesi geride bırakıp, sadece ekonomik hırsları tatmin etmek adına yurtdışına çıkmanın manası var mı… O haberden sonra yok. Yakında etkisi geçecek ama, manasız manalar geri gelecek, durup dururken somurtmalar gidecek. Geride kalan 3 çocuk, bir eş, daha kocaman bir aile ve dostlar meclisi için durum vahim. Dostlar meclisi arada rakı masasında anarlar, ailenin uzak bireyleri utanırlar belki de, intihar etti diye… Ama o çocuklar, o eş, ana baba unutmaz. Allah onlara sabır versin, zira ona da başka çare yok.

Sınava gireceğim. Moralim bozuk. Canım çok sıkkın. Sınav finans. Muhasebe yapılıyor. Benim içimdeki muhasebe daha karışık şu an, manevi varlıklar maddi borçları ödese zaten burada işim ne…

Siz sağlıcakla kalın. Kemal kardeşim, Allah size sabır versin. Sen de huzur içinde yat Nuri amca… Neyse…

Offf…

Pouletburg

Posted by Yiit K. on Eki-6-2009

Cumartesi gecesi, artık abartan işlerden kendime 24 saatlik bir fırsat bulup kendimi kanton dışına attım. Gözünüzde büyümesin, kanton dediğin şehir kadar birşey, 50 60 km gidince ekseriyetle kanton terkedecek yol yapmış oluyorsun. Neyse. Öncelikle geldiğimde yanlarında kaldığım, ama bir aydır görüşmeyi bırak telefonla konuşacak zamanı zor bulduğum Atilla Abi’mlerin evine gittim. Bu ev Winterthur denen, Zürih kantonunun Zürih şehrinden sonraki en büyük şehri olmakta. Da kanton küçük şehirler büyük olunca, bu şehir Zürih’in banliyösü gibi kalmış vaziyette. St. Gallen’den Zürih’e giderken tren de yol da Winterthur içinden geçmekte zaten. Neyse, güzel bir kucaklaşma, çok güzel bir yemek ve sonrası güzel bir uzanma keyfi yaptık. Hakikaten özlemişim onları. Köpekleri Rocky’yi de özlemişim. Şerefsiz her gördüğünde ayağıma işiyor yahu!

Uzanma sonrası St. Gallen’deki arkadaşım aradı ve Zürih’e geçeceğimizi, orda onun arkadaşlarıyla buluşacağımızı söyledi. Tamam diyip herkesle vedalaştım, ve tren yolları taştan diyerekten Zürih’in yolunu tuttum. Zürih HB’de inip buluşma yerine gidildi. 15 16 kişilik bir Türk grupla buluştuk, ki ben burada o kadar İsviçreliyle tanışmadım arkadaş! Sonra da yemek yenecek restorana doğru yola çıkıldı. Tabi benim bilmediğim, bu restoranın neredeyse İtalya sınırında bir tavuk restoranı olduğuydu. Abartı yol yapılıp 4 kanton geçtikten sonra Uri kantonundaki Pouletburn adlı restorana geldik, bildiğin Tavuk Kalesi. Pek bir sipariş olayı da yok, yarım kızarmış tavuk, üzerine özel sos döküyorlar, sanırsam peynir, tereyağ ve bir kısım baharat var. Seçme şansı olarak normal, acı ve süper acı arasında seçim yapılıyor. Süper acı söylememe rağmen gelen sosun normal sostan farkı olmaması ise sadece üzücü.

Grup daha sonra Zürih’te Sıla konserine gittiler. Ben ise Ali ile St. Gallen’e döndüm, zira eşşek gibi yorgun olduğumuza kanaat getirdik. Günün güzel tarafı, gerçekten accaip manzaralı yerlerden geçmemdi. Bazı manzaralara inanamadım, resmen bugüne kadar çözülen bütün 3000 parçalık manzara puzzle ları bu ülkenin etrafında çekilmiş…

Cumartesi geceki hurmalar salı götünü tırmalar tadını yaşıyorum ama. Cumartesi gezince pazar ve pazartesi günü komple çalışarak geçti. 2 saat uykuyla duruyorum, ebem şey oldu affınıza sığınarak söylüyorum. Ama bir saat içinde vurup kafayı yatacağım diye avutuyorum kendimi. Sözüm ona saat 7′de trainer ile randevu vardı, arıyım da beklemesin adamcağız ya.

Sevgiler saygılar. Türk İsviçrelilerin söylediği gibi “Tschütschüss!”, okunuş olarak da çüçüüzz =)

Hadi çüçüüz!

Brifing Maiyetinde

Posted by Yiit K. on Eki-6-2009

Bu hafta 3 proje teslimi, 2 sınav, bir de sunum var. Özetle geberiyorum. Blok 1 bitiyor, ben de bitiyorum bu süreçte. Girip girip yeni yazı bulamayanlara özür olarak da yazılıyor bu yazı. Siz 2 dakikanızı ayırıp girip bakıyorsanız, ben de 2 dakikamı ayırıp size ufak bir yazı yazayım değil mi.

Güzel yazılar var elimde, gelecekler peş peşe. Şu anda Marketing & Communications kağıdı yazıyorum, yoksa dükkan sizin sabahçı yazı döşeneyim.

Şans dileyin bana. Tschüss diyelim Alman konseptine uysun.

Enteresan Laflar Silsilesi

Posted by Yiit K. on Eki-2-2009

Hayatı seviyorum ya. Özellikle beklemediğim anlarda, beklemediğim şeyler yaptığı için. Beni hep ters köşeye yatırdığı için. Spora gideceğim dediğin gün son anda toplantı çıkardığı, bugün spora gidemem diyip ayakkabı almadığım zaman dersi erken bitirdiği için seviyorum.

Hayatı kontrol altına almak ve günlük blog yazmak ha =) Güldüm bak birden. Hayatım nispeten kontrol altında, onu ifade edeyim. Mesela artık gardırobum var bir adet. Ama kutuda. Ve IKEA. Ve ben IKEA’dan köfte alsam birleştiremem. Ayrıca halım da var artık. Ama kolide. Eşyalarımı güzelce dolaba kaldırmadan halımı sermek istemiyorum. Ayrıca artık spor salonuna da üyeyim. Ama gidecem zamanım olmuyor. Bugün okuldan saat 12′ye 20 kala çıktım. Öğlen değil, akşam ama.

Ben hayatı kontrol altına almak istedikçe hayat beni taşağa almakta. Güzel aslında, hayatın bilinmezliğini seviyorum, kontürpiyelerini seviyorum. Herşey istediğim gibi olsa kendimi keserdim zaten. Böylesi daha güzel, kıymeti oluyor.

Blogumu da osuruk temalı yorumlara teslim etmiş bulunmaktayım. Üstüne boy boy Çinli osuran ben, blogunu osuruk fetişleri basan ben, diloy daha ne edem neyler edem ben… Neyse. Bu gece erken yatıcam. Saat 1 oluyor yani, bir buçuk gibi yatsam işte, diş miş fırçala derken, heralde bi 6 buçuk saat uyurum. O bana yeticek sanırım. Yetmezse yarın uyurum. Uyuyamam, planlarım var. Cumartesi geçe kadar uyurum. Uyuyamam, 10 buçukta trene binip Zürih’e yola çıkmam lazım.

Hahahah derdim bunlar olsun be! Seviyorum sizi, yani en azından bir kısmınızı sevdiğimi düşünüyorum. Ciao bambinos ve bambinas!