Ateşini Yolla Bana

Hakan Peker'den değil ama…

Archive for the ‘Mekan’ Category

Kobe Sığırı Yedim

Posted by Yiit K. on Oca-21-2010

Cana can veren blog okuyucuları. Az çok biliyorsunuz, ya da blogu takip ediyorsanız öğrendiniz ki ben yemek yemeyi seven biriyim. Hele bu yemekte et varsa oldukça hastası olan biriyim. Et yemeyi seven biri olarak, artık efsaneleşmiş Koba Sığırı lafını duydukça donut görmüş Homer Simpson gibi gğağağağağa yapıcaktım neredeyse. Dün benim bağyanla yaptığımız, artık resmen klasikleşen (evet klasikleşen, ukalalık olarak değil, trenden in, Bahnhofstrasse’den aşağı yürü, Sprünglilerden ufak birşeyler al, Swarovski’deki kristal gergedana bak vs vs tarzı, pek de değişmeyen bir rotamız bile var) turlarımızdan birinde, Mövenpick Cafe’ye oturduk. Genelde dondurma, bilemedin somonlu şeylerinden haz aldığım bir marka ve cafe Mövenpick. Bir dakika, fren. La çok ukala geliyorum kulağa di mi? Yani bunu okuyan yabancılar “pff ukala” der, tanıyanlar ise “pff ukala pezzevenk” der o derece. Ama amacım hakikaten bu değil. De amma açıklama yaptım, sanki sosyal sorumluluk projesiyle kurduk bu blogu daayt!

Neyse. Az önce tren istasyonunda inanılmaz birşeyler atıştırdığımız için, ki yazısı ayrı gelicek, ki bence hayatımda yediğim en lezzetli kompakt şey idi (merak uyandırırım acımam), bir şey söyleyip paylaşma arzusuyla oturduk. Menüye bakarken de Kobe lafını duyunca ya Kobe sığırı yiyoruz ya da Kobe Tai masamızda oynayacak diye düşünüp şen şakrak oldum. İlk seçenekmiş meğer, ki sığırın şanı o kadar yürümüş ki ben hayal kırıklığı yaşamadım öyle diyim.

Sadede gelelim, zira kafamdaki yazı uzunluğunu geçecek yoksa. Kobe Beef Burger söyledik, zira direk biftek olarak ellerinde olmadığını söylediler, ya da klasik Mövenpick aptal garsonuna düştük. Böyle bir sorun var Paradeplatz’taki Mövenpick Cafe’de, bahşiş alana kadar öküz gibi davranan, bahşiş alınca kapıya kadar gülümseyen, genelde etnik azınlıklardan, lan zenci işte, çalışanlar oluyor. Ya da bana paso eblehler düşüyor, ama 5 ay zarfında 4te 4 yapmam enteresan o halde.

Eti güzel pişirmişler, ama mükemmel değil. İnsani hataların yanında, hayvani bir mükemmellik olduğunu söyleyebilirim. Kestiğin hamburger etinde, ki kıyma olduğu için kompozisyonu biraz daha farklı oluyor takdir edersiniz ki, acaip bir yağ dağılımı var. Tadı efsane güzel, ama efsane. Yani, hani ete et yedirmişler de, ekstra et tadı alıyorsun gibi. Ağzın yağla kaplanıyor ve bütün tadı alıyorsun, ama yağlı bir yemek yemiyorsun aslında. Ayrıca kayıtlara geçsin ki, hayatımda yediğim en pahalı hamburgerdi, bi süre de öyle kalır bence. 225 gram Kobe sığırı eti olan bir burgere 39,5 CHF verdim, yani paylaşmamış olsak, aç falan gitsem mazallah, burger yiyip popoyu bırakıcaz dükkanda. Haa yanında da kola içtik, kola cam şişede geldi, ama 350 ml idi, yani bizim içtiğimiz ufak camlardan değil.

Resimleri de bir süre içinde ekleyeceğim, o vakit daha enteresan olacak. Sizleri bir St. Gallen sabahından daha selamlar, esenlikler dilerim.

Sprüngli Efsanesi

Posted by Yiit K. on Kas-5-2009

İsviçre’ye gelip şokolaaa şokoloooo diye delirip Sprüngli’yi kaçıran insanlardansanız tatsız bir durum mevzubahis demektir. Belçika’nın Godiva’sına İsviçre’nin cevabı olan Sprüngli çok fena truffle lar, çikolatalar, hatta birsürü daha şekerli tuzlu ürün yapan bir pastane. Evet bir pastane, ama biraz fazla lezzetli, biraz da ücretli bir pastane. Yani bizim Karataş’ta profiterol aldığımız yer de pastane, ama burası daha kaliteli diyebilirim.

Şimdi dükkana girince zaten Homer Simpson efekti veriliyor “Ghağağağağa” şeklinde. Ürünleri yerken zaten delirmek işten değil. Özellikle satışı yapan kişi sizin gerçekten şokolaaa manyağı olduğunuzu görürse, biraz da hoş sohbetseniz dükkandaki her ürünü tatma şansınız var. Bir kısmını tattım, ama çok kısıtlı, yani 1 2 sanırım, zaten diğer herşeyden ikişer parça aldığım için çok da dükkan tadımına mahal bırakmadım.

Bu dükkana özellikle sevdicekle girmek keyifli. Buradan alınan kanepeleri Zürih’te göl kenarında yemek apayrı keyifli. Bir parça tarta kaç karides sığdırabiliriz isimli çalışmaları özellikle keyifli. Resmen anlatmakta güçlük çekiyorum, anlatılmaz yaşanır pozisyonunda bir mekan.

Geliniz, yiyiniz, bana hak veriniz diyor, kısa kesiyorum.

Çaçaavvv!

Pouletburg

Posted by Yiit K. on Eki-6-2009

Cumartesi gecesi, artık abartan işlerden kendime 24 saatlik bir fırsat bulup kendimi kanton dışına attım. Gözünüzde büyümesin, kanton dediğin şehir kadar birşey, 50 60 km gidince ekseriyetle kanton terkedecek yol yapmış oluyorsun. Neyse. Öncelikle geldiğimde yanlarında kaldığım, ama bir aydır görüşmeyi bırak telefonla konuşacak zamanı zor bulduğum Atilla Abi’mlerin evine gittim. Bu ev Winterthur denen, Zürih kantonunun Zürih şehrinden sonraki en büyük şehri olmakta. Da kanton küçük şehirler büyük olunca, bu şehir Zürih’in banliyösü gibi kalmış vaziyette. St. Gallen’den Zürih’e giderken tren de yol da Winterthur içinden geçmekte zaten. Neyse, güzel bir kucaklaşma, çok güzel bir yemek ve sonrası güzel bir uzanma keyfi yaptık. Hakikaten özlemişim onları. Köpekleri Rocky’yi de özlemişim. Şerefsiz her gördüğünde ayağıma işiyor yahu!

Uzanma sonrası St. Gallen’deki arkadaşım aradı ve Zürih’e geçeceğimizi, orda onun arkadaşlarıyla buluşacağımızı söyledi. Tamam diyip herkesle vedalaştım, ve tren yolları taştan diyerekten Zürih’in yolunu tuttum. Zürih HB’de inip buluşma yerine gidildi. 15 16 kişilik bir Türk grupla buluştuk, ki ben burada o kadar İsviçreliyle tanışmadım arkadaş! Sonra da yemek yenecek restorana doğru yola çıkıldı. Tabi benim bilmediğim, bu restoranın neredeyse İtalya sınırında bir tavuk restoranı olduğuydu. Abartı yol yapılıp 4 kanton geçtikten sonra Uri kantonundaki Pouletburn adlı restorana geldik, bildiğin Tavuk Kalesi. Pek bir sipariş olayı da yok, yarım kızarmış tavuk, üzerine özel sos döküyorlar, sanırsam peynir, tereyağ ve bir kısım baharat var. Seçme şansı olarak normal, acı ve süper acı arasında seçim yapılıyor. Süper acı söylememe rağmen gelen sosun normal sostan farkı olmaması ise sadece üzücü.

Grup daha sonra Zürih’te Sıla konserine gittiler. Ben ise Ali ile St. Gallen’e döndüm, zira eşşek gibi yorgun olduğumuza kanaat getirdik. Günün güzel tarafı, gerçekten accaip manzaralı yerlerden geçmemdi. Bazı manzaralara inanamadım, resmen bugüne kadar çözülen bütün 3000 parçalık manzara puzzle ları bu ülkenin etrafında çekilmiş…

Cumartesi geceki hurmalar salı götünü tırmalar tadını yaşıyorum ama. Cumartesi gezince pazar ve pazartesi günü komple çalışarak geçti. 2 saat uykuyla duruyorum, ebem şey oldu affınıza sığınarak söylüyorum. Ama bir saat içinde vurup kafayı yatacağım diye avutuyorum kendimi. Sözüm ona saat 7′de trainer ile randevu vardı, arıyım da beklemesin adamcağız ya.

Sevgiler saygılar. Türk İsviçrelilerin söylediği gibi “Tschütschüss!”, okunuş olarak da çüçüüzz =)

Hadi çüçüüz!

Fondue Beizli

Posted by Yiit K. on Eyl-3-2009

İsviçre’ye geleli bir hafta oldu, ve tabii ki ufak ufak gezmeler başladı. Sankt Gallen ufak bir şehir, ama çok fazla mekan var. 6 sandalyesi 3 masası olan mekan yapmış, elalem de gitmiş oradan bira içmiş. Sonuç şu ki, geleli bir hafta olmasına rağmen anca fondü yiyebildim.

Fondü ne diye soracak olanlara Google derdim normalde, ama boş vaktim var. Fondü, ki yanlışım olabilir zira ben kendim Googlelamıyorum öyle bir eşşeğim, belli bir çeşit İsviçre peynirinin içine şarap, belli baharatlar vs. katılarak ufak ufak eritilmesine, sonra da altı ateşli bir ocakta servis edilmesine verilen isim. Daha sonra küp küp kesilmiş ekmek parçaları, babycorn (ufak mısır) ve mini mini kornişon tarzı sebzeler batırılarak yenen bu yemek, özellikle benim gibi peynir seven insanlarda halelüyaaa hissi uyandırıyor. Ayrıca et fondü de var. Masaya önce çiğ etler ve şişler geliyor. Sonra ortaya konan kaynar haldeki yağ kabına etler indiriliyor ve istenen pişme süresinden sonra çıkartılıyor. Tabi bir de sonda gelen çikolata fondü var ki, dün akşam Allah’tan gelmedi, zira çatlardım.

İzmir’de yediğim fondülerin yanısıra, burada önce salata geldi. Salata, taze semizotlarının üzerine pişmiş yumurta sarısı, çok ufak kruton ve bacon parçaları konularak süslenmiş. Ramazan dolayısıyla bacon parçalarını ayıkladım, ki geri kalan salata da oldukça lezzetliydi. Daha sonra masaya pilav, kızarmış patates, 5 çeşit sos ve fondüler geldi. Fondü acaip lezzetliydi, ama MeGu karşimle İzmir’de yediğimden çok da ayrı dünyalarda değildi, hatta aynıydı. Buradan çıkaracağımız sonuç, İsviçre’li adam İsviçre peynirinden yaptığı sürece fondü her yerde aynı fondü. Et fondü de güzeldi, ama çok güzel değildi, zira ocaktaki alev yetersizdi, eti uzun sürede pişiriyordu, ki fondü için ölümcül günahtır bana göre. Ya da ukalalık ediyorum, bilemem.

Ramazan ve rejim dolayısıyla bira içmiyorum, ancak çok çok güzel bira servis ediyorlar. Bardaklar şahane, ortam inanılmaz, 7 milletten 10 kişi toplaşınca da bira iyi gidiyor açıkçası. Ramazan sonrası biraz çıldırmayı planlıyorum açıkçası. Yarım litrelik bira başına 6 frank alıyorlar, yani fiyat da normal düzeyde. Ama beni benden alan şey başka. Evden çıkarken hava günlük güneşlik olduğu için nubuk ceketimi giydim. Mekana gittikten bir saat sonra sağanak yağmur başladı. Çıkışta, bari ceketi koyayım da yağmurda mahfolmasın diye torba istedim. Kız direk çıkarıp şemsiye verdi. “Sonra getirirsin” diye şemsiyeyle saldı beni. Takdir, tebrik ve teşekkür ettim. Bugün de geri götürdüm şemsiyeyi, o bana teşekkür etti. Al gülüm ver gülümde yeni seviyelere eriştik kızla.

Gelirseniz gider yeriz canlar. Gelmezseniz ben daha Hintlidir Çinlidir bi ton adamla fondü yerim buralarda.

Saraçoğlu’nda Bir Gece

Posted by Yiit K. on Ağu-19-2009

Deli Fenerbahçe’li olan ben Yiit kişisinin hayatında keyif almadığı bir gerçek vardı. Gerek bir lig maçı için olsun, gerek Metallica konseri için olsun Ali Sami Yen stadının içine dışına nufüz etmiş, yeri gelmiş çimine dokunmuş, yeri gelmiş koltuğunu kırmış ben, hayatımda Fenerbahçemin mabedi Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’na gitmemiştim. Geçen pazar gününe kadar!

Sonunda, 16 Ağustos 2009 tarihinde, Türkiye’den terk-i mekan eylememe 10 gün kala bu utanç tablosunu bir Sivasspor maçıyla parçaladım. İçimde ukte kalacak bir olayı yaşamış olmanın müthiş zevkini tecrübe ettim. İnsanın kendine bir faydası olmayan, hatta alenen kendisini kullanan organizasyonlara körü körüne bağlılığı kadar garip bir olay yok. Fenerbahçe yöneticileri beni tanımaz, futbolcuları tanımaz, klüp beni resmen tanımaz, ama ben onları tanırım, severim, gerekirse korurum. “Alex graldır laan dayt” şeklinde kaç kişiyle takıştım saymadım. Garip birşey fanatizm.

Stat MUHTEŞEEMMM! İzmir Atatürk Stadı denen ucubeliğe defalarca gitmiş biri olarak diyebilirim ki, o statsa bu Playboy Mansion. Accaip kapasiteli, büyük bir stat olmasına rağmen resmen kutu gibi inşa edilmiş, her tarafı sahaya yakın, her yerinden saha televizyon güzelliğinde izleniyor. Koltuklar, çevredeki malzemeler, hoperlörlere kadar herşey acaip kaliteli. Migros tribününe gittiğim halde koltuk kalitesinden memnun kaldım. Tribünle sahayı ayıran tel örgü olmaması da çok güzel bir olay, kendini kafesteki hayvan gibi hissetmiyorsun, ayrıca görüntü kaliten artıyor. Sahaya arada Rambo falan dalıyor bir de, açıkçası bu benim yeşil sahalarda görmek istediğim hareketlerden.

Takıma inceden değineceğim. Takım inanılmaz oynadı. Alex 5. dakikada sakatlanmasa, acaip renkli skorlu bir maç olabilirdi. Hakem desteğine rağmen, aptal aptal transferleriyle, özellikle Bilica yerine Yasin’i koyabilen zihniyetiyle Sivasspor bu sene kümeye oynar. Beter olsunlar açıkçası. Anadolu’dan büyük çıkması hayalimdir, ama kayrılarak, futbolu katlederek büyük olmaya çalışanlar oturup bir daha düşünmeliler. Takım korkunç accaip deli oynadı bi de onu bir daha ekliyim. Ayrıca tribünlere Roberto Carlos’u, Alex De Souza’yı, Güiza’yı falan çağırmak korkunç tatmin edici bir olay. Arada Deniz Selçuk falan da geldi, ama ben çağırmadım, hatta bi böyle “nooluyoz” tarzı baktım suratlarına, alkışladılar beni, bir de kolumu sokayım tarzı nahoş hareketler yaptılar 3 defa, insanlar da sinirlendi ki bağırdı onlara.

Tribün zayıflamış diyorlar, birşey diyemiyorum ona. Elimizden geldiğince bağırdık ama, saçma sapan bir Sivasspor maçında da ne kadar tribün kenetlenir bilemem. Her maça CL çeyrek finali heyecanıyla katılınmıyor, zira Arjantin’de değiliz. Ben tribünü beğendim, tepkiler yerinde, emeğe alkış, karşı takıma yuhalama var. Tam kıvamında da az az küfür var, mesela 1-0 olduktan sonra “Şampiyon Fener En Büyük Fener” çektiler 2 kere, çok yerindeydi.

Gollerin hepsi, benim 20 metre kadar arkasında olduğum kaleye atıldı ayrıca. İnanılmaz şanslı olduğumu düşünüyorum, 3 gol izledim burnumun dibinde. Korner golü komikti. Dos Santos ise delirtici güzellikte bir gol attı. O kadar iyi koştu ki, dedim bana geliyor bu adam tutun şunu artık! Yaldır yaldır gelip, Güiza’yı da kenara itip golünü atması ALLAH çok iyiydi beah !!! Vay anasını ya! Adam hatırladı “olmm ben Brezilya milli takımındayım yaw, bi iki bişe yapıyım maç bitiyo” dedi heralde.

Değinmek istediğim son nokta ise Roberto Carlos’un bacak kasları. Arkadaş, bi insanı bacak kasından tanıyorsan bir anormallik vardır. Adamın bacakları resmen Selçuk’un beli kadar. Resmen Roberto Carlos’un genini tavuklarla karıştırsan, öyle şaşaalı butlar olur ki yemeye doyamazsın. Ama fena teper heralde, bir de pahalı olur, bir de kart olabilir, zira yaş faktörü var. Ama Roberto Carlos ya! Of inanılmaz bir olay, az ilerinde, senin delirdiğin takımın renkleri içinde Roberto Carlos var! Ötesi de yok YOK YOK!

Gelelim videolara. Fenerium deli gibi doluydu, sanırım TrabzonStore’un bir senelik satışını yakalamıştır. Şuradan baya kötü bir videodan izleyebilirsiniz. Ne Mutlu Seni Sevene diye bağırarak yaptığımız maça giriş de şahaneydi aslında. Kıraç’ın söylediği gaz 100. yıl şarkısını da buradan görebilirsiniz. Tüm tribün olarak anıra anıra kadroyu saymamıza şahir olmak için lütfen tıklayınız. Bir Fener klasiği olan, en keyif aldığım tezahürat sarı lacivert şampiyon Fener geliyor şimdi de.

Şahane ya… İnşallah ileride abimle yanyana kombinelerimiz, Kocagöz 1 ve Kocagöz 2 formalarımızla o statta olacağız. O zamana dek benim sadık yarim Lig Tv’dir.

TGI Friday’s Über Alles

Posted by Yiit K. on Ağu-18-2009

Bayıldığım bir başlangıç stili var: “Bilen bilir…”. Lan ayıoğluayı bilen bilir tabi, sana sorup icazet alıp mı öğrenecek insanlar herşeyi? Bilen kuantum fiziğini de biliyor, bilmeyen 3le 2yi çarpamıyor. Bilen bilir olayına esasen gıcığım, başlangıçtaki sanata da ironi diyoruz, bilen bilir.

Bilen bilir, benim en sevdiğim, beni en tatmin eden, en güzide yer Friday’s denen ulvi mekan-ı cennettir. Thank God It’s Friday şeklinde bir Amerikan tarzı tribin artık ürünü mü desem kaynağı mı desem olanbu mekan, aslen tam bir kamyoncu restorantıdır. Menüde hemen herşey bir hayvana aittir, genelde kızartılır, üzerine peynir eritilir, acaip kolestrol ve kalori manyağı biçimde önünüze konur. Ben bu mekanın hastası olmayayım da nerenin hastası olayım?

Şimdi coğrafik bilgi. Etiler’de, o şahane Nispetiye Caddesi üzerinde korkunç güzel bir dükkanları var. Bahçesinde direk cadde kenarına oturup da yiyip içerken geçen über arabalara bakmak büyük keyif. Suadiye tarafında da, özellikle benim gibi Fenerbahçe’liler için daha da güzel bir mekan olan Bağdat Caddesi üzerindeki mekan da aynı zevkleri yaşatmaya çalışıyor, ama asla Etiler’deki mekan kadar güzel değil. Burda da accaip araçlar geçiyor 3 metre ilerinizden, ama bahçe olmaması, özellikle yaz vakti büyük eksi. Çalışanlar inanılmaz iyiler iki yerde de, özellikle Caddedeki dükkanda tanınan bir sima oldm, enteresan buluyorum bunu. Dükkanın konsept olması da çok güzel, eski Amerikan diner’ı tarzında kurulmuş. Yazılar, posterler falan komik. “We are not responsible for your stuff left on the hangers. We used to care. We don’t anymore.” tarzı nüktedan lafları var. Caddedeki mekanı görmek için BURAYA tıklayınız.

Yemekler… Korkunç güzel ya… Vay anasını dedirtçek kadar güzel, çünkü kaba saba lezzetler. Tam kamyoncu işi işte. Jalepenoları kızartıp cheddar sosla servis etmeleri inanılmaz bişe. Her yemeğin yanına deli gibi rokfor sos, bilemedin sour cream falan koymaları, kalp damar açısından zararlı, mide açısından şenlikli. Ama özellikle bir sos var ki… Bir sos var ki o aslında sos değil, bir meleğin gözyaşları. Tabi ki Jack Daniels sostan bahsediyorum. Bir sos bu kadar güzel olamaz. İçine evladım düşse yerim, elime koluma bulaşsa çolak kalırım öyle bir sos. Bu sosa yatırılan steak, ki biftek falan demiyorum, zira bizim biftekler kurudur, bu ise bir hayvanın komple sırtı gibi geliyor, inanılmaz başarılı oluyor. Ayrıca, eti az pişir diyince hakkaten az pişiren bir mekan burası. Tam istediğiniz oranda pişiriyorlar. İçecek olarak da, kendilerine has bir milkshake yapıyorlar. Çok başarılı ama, bildiğiniz milkshakeleri düşünmeyin, için sadece.

Favorim kesinlikle menünün amiral gemisi olan Jack Daniel’s Steak with Shrimp. Yani 500 gramlık bir eti JD sosla pişirip, üzerine kızartılmış 4 tane jumbo karides koyup servis ediyorlar. Hani kalp krizi geçirmek istiyorum, ama zamanım yok diyorsanız, işte size fırsat! İçeceklerde favorim ise, margarita, yahut çilek seviyorsanız frozen. Bildiğiniz japon balığı akvaryumu tarzı birşeyde geliyor, sevgiliyle içmek için ideal =)

Eksileri de var. Bir kere erçekten pahalı. Yani ben iyi yemek yiyorum ayrı mesele, ve 70 80 liradan az para vermiyorum. Az yiyip de şarap açtırırsanız yine bu rakamı yakalar, hatta kaliteli bir şarapla katlarsınız bile. Mesela en büyük yemekleri olan JD soslu karidesli et 47 lira. Ama kesinlikle değiyor, zira ortaya birşey söyleyip yemeye bile mecaliniz kalmıyor. Ayrıca pek sağlıklı yemekler olduğu söylenemez. Yani belki vardır kalp dostu yeşil birşeyler ama, sanmıyorum ya. Adamlar meat tower tarzı sunumlar yapıyorlar, yeşilliği de arkada danalara falan yediriyorlardır, kesip onları bana veriyorlardır, ben de anca dolaylı yoldan yeşillik yemiş oluyorumdur.

İnanılmaz birşey. Tatmayan kalmasın bence. Benim de kulaklarımı çınlatırsınız. Ben de sindireyim biraz bari. Sodası olan var mı ?

Altınoluk

Posted by Yiit K. on Tem-24-2009

Sabah sabah, ki aslında medeni dünya için öğlen öğlen, insan acıkmış şekilde kalkıyor. Benim gibi acıkan diğer okuyucuların iyice midesini ağrıtmak için size sevdiğim bir yerden bahsedeceğim.

İzmir’de büyüyenler bilirler, burada ululardan ulu bir kahvaltıcı vardır. Bol zeytinyağlı, üstüne kırmızı biber-kekik serpilmiş domates biber söğüşüyle, 3 çeşit peyniriyle, inanılmaz masif boyutta, adamı düz duvara tırmandıran bal kaymağıyla ve sittin senedir değişmemiş sahanlarında gelen çeşit çeşit yumurtasıyla bir Altınoluk klasiği vardır. Tek kötülüğü bence acaip uzakta olması. Resmen 30 km yol yapıyorum kahvaltı edeceğim diye, ama özleyince değiyor.

Müthiş de bir manzarası vardır tabi, ister istemez bakarsınız. Hele sabahın kör saatinde gidildiyse, trafik de yoksa, güneş yükseldikçe denizin renginin değişmesi, o sabahları esen mutheşem rüzgar, ve tabii ki bal kaymak =) Erkek adam bal ister, bal bulsa kaymak ister değil mi. Kaymağı da yandan yandan bıçakla kestikçe, bal denizinde batan bir buzdağına benzetirim ben. Konu leziz yemekse, şair olur deli gönlüm, vururum biçare çeneyi kızarmış ekmeklere.

Ben terk-i diyar eylemeden bir kere daha yapılmalı bu Altınoluk. Çocukluğumdan beri, hiç değişmemiş, hatta güzelleşmiş bu muhteşem yeri de özleyeceğim. Olay sadece balda kaymakta bitmiyor işte, oradaki yaşlı amcanın tavırları bile değişmedi. Hatıralar da değişmedi, bi ara anlatırım eski geyikleri, 6 tabak peynir yiyen arkadaşları falan =)

Öpüyorum.

Starbucks Hibiscus Tea

Posted by Yiit K. on Tem-9-2009

Starbucks, yaz vakti sıcak bünyeleri serinletmek için yeni 2 ürün çıkarmış. Hibiscus Tea ve sanırsam limonlu çakma birşey daha. Hayatta da limondur vesairedir yüzüne bakmam, bana mango sıksınlar, ananas zıplatsınlar, yeri gelsin hibiskus olsun, ne bileyim passion fürüt olsun böyle enteresan şeyler versinler.

Neyse. Bilen bilir, bilmeyen de öğrensin işi ne, ben Starfucks olsun Gloria Jean’s olsun oturdum mu Mangolu donmuş ebleh şeylerden içerim. Zira kahve ve çay gibi uyarıcılardan uzak durmaya çalışan biriyim. Kahveye karşı vücudumu cahil tutuyorum ki, final vakti falan 2 Türk kahvesi çaktım mı 10 saat uyanık kalıyorum. Herneyse, konu benim muhteşem bilinçli beslenmem değil, ona başka zaman değineceğim.

Mango mango, hatta abartıp yaz mango kış mango yapan ben, artık değişik birşey isteyeyim dedim. Yani mango siparişini verdim, ama son anda “hüop bi sn ajan” şeklinde adamı durdurup ürünü sordum. Yine bilen bilir, böyle otu boku denediğim için oldukça iğrenç şeyler içmişliğim vardır. Hakikaten hani para verdim içicem arkadaş diye ısrar ettiğim, ama sonradan “kaça içersin aga” gibi iddia malzemesi olmuş siparişlerim var. Herrneyyseaa. Sonuç olarak absürd isimli olan Hibiskusluyu denedim. Zira siparişi alan adam da “siz alın, beğenmezseniz mango ile değiştirirm ben” garantisini verdi, ki bu tarz jestler üstüne kötü de olsa içerim. Çok kötüyse olay çıkarırım, tezgahı yakarım.

Olay, kar formunda buza bu içeceğin ve birkaç şeyin daha katılması. Oldukça lezzetli, mangodan daha hafif ve birazcık daha ekşi bir tadı olan bu içeceği deneyin derim. Özellikle sıcak havalarda entereasn frozenlar arayanlar için güzel gidecek bir ürün. Rengi biraz falso, böyle ibiş gibi top gibi, hatta mango bunun yanında bıyıklı Afyonlu muhtar kadar maskülen kalıyor, o derece ibibik bir pembemsi şeysi var. Ama leziz. İçiniz, pembe içen pembe görmez yeğenim, korkma.

Lola Beach

Posted by Yiit K. on Tem-7-2009

Bodrum’a gidip şöyle güzel bir beach sefası yapmadan olmaz diyenleri duyar gibiyim. Evet, aslında bal gibi olur, ama bu sefer canımız çekti. Malum Çeşme’de geçirmeye meraklı beachler olmadığı için misafirlerimi bu keyiften mahrum bırakamazdım. O yüzden, cumartesi günü, biraz geç de olsa Göltürkbükü yollarına düştük canlarımla.

Göltürkbükü sahte ama eğlenceli biryer. Göltürk ve Türkbükü denen 2 beldenin birleşip voltranı oluşturmasıyla meydana gelen bu güzide yer, yüksek kalitedeki mekanları ve sosyetik isimlerin ziyaretleriyle adını duyuruyor. Bir koy düşünün, kıyılarında da bolca iskeleler ve mekanlar düşünün. Jet ski olsun, büyük cabbar motoryatlar olsun fır dönsün bir de burada. Kimse de kolay kolay yüzmesin, kıyıda kasım kasım gezsin, şampanyalar patlasın, shotlar yapılsın, partiler gelsin geçsin. Öyle bir yer.

lola 1lola 2lola 3

Lola Beach, Maça Kızı Oteli’ne giderken oklardan bulabileceğiniz kadar rahat bir yerde. Zaten işbu mevkide, Göltürkbükü’nün en meşhur mekanı Maki’nin de yanında kalmakta. Ben hem bu senenin acaip “hot” bir mekanı olduğu için, hem de sahibi ahbabım olduğu için eküriyi Lola Beach’e götüreyim dedim. Zira bu tarz yerlerde tanıdığınız yoksa tam keyif alamayabilirsiniz. Hatta bizim gibi cumartesi günü saat 4′te çatkapı giderseniz yer falan bulamazsınız. Netekim bize de mekan sahibi arkadaşım kendi locasını verdi köşede de anca yer bulabildik. Orada hayatımda içtiğim en sert frozen margaritayı yudumlayıp etrafı kesmeye başladım, hoşbeş sohbet de cabası. Daha sonra şef gelip  saat 5 gibi parti yapılacağını, istersek bize iskele üzerinde güzel bir loca ayarladığını söyledi. Usuldan güneş altına geçtik biz de.

lola 5lola 4lola 6

Denize bu kadar yaklaşıp girmemek olmaz diyerek tam 5 dakikalık çılgın bir deniz sefasına giriştik. Dışarı çıkarken masamıza içkilerimiz geldi. Rejim olaylarında olduğum için içkiyi falan komple bıraktım gibi aslında. Ancak aşka geldim, MeGu kardeşimi de aşka getirdim ve absolut macerası da böyle başladı. MeGu’nın kız arkadaşı içmek istemediğinden biz 3 kişi bir şişeyi iyi ettik güneş altında, elma suyu ve çeşitli ikramlar eşliğinde.

lola 7lola 8lola 9

Kısaca parti güzeldi, mekan şahaneydi, mekanda herkes çok çok ilgiliydi sağolsunlar. Özellikle bizim locaya bakan Ersen inanılmaz ilgili biriydi. Ben böyle bir ilgi ve profesyonelliğe az rastladım. Kızların içkilerine pipet koyarken erkeklerinkine koymaması bile detaya olan ilgisini gösteriyordu, MeGu ile inanılmaz takdir ettik. Hesapla beraber ikram olarak full bir Kamikaze shakerı geldi ve bize tam anlamıyla cila oldu. Eğlenmiş, inanılmaz keyiflenmiş ve kafalar yükselmiş şekilde evimizin/otelimizin yolunu tuttuk. Yolda Bedük’ün Ters klibini baştan çektik hatta, olmadı paylaşırım bir ara.

Bodrum Rehberi: Barlar Sokağı

Posted by Yiit K. on Tem-6-2009

Baylar bayanlar
Şu görmüş olduğunuz blog her derde devadır. Mekanları gezenleri hatıralara daldırır, gezmeyenlere ipuçları sunar.
En iyi blog budur. Dünyanın bütün ünlüleri bu blogu okur. İngiltere Kralı, rahmetli başkan Kennedy, taçsız kral Pele, Beckenbauer, kaleci Mayer, Nadyo Komanaçi, Biricik Bardo, Fenerbahçeli Cemil…

Hangi filmden bahsettiğimi anlayanlara +5 puan veriyorum.

Bodrum denince Barlar Sokağı gelir akla. Aslında şu sıralar eskinin acıklı bir yankısı gibibu sokak. Ben bacak kadarken inerdim buraya, sağ sol ön arka bardı, yürürken sağır olurdunuz. Zaten yürümek de başka bir dertti, çok keyifli bir dert ama. Düşünün ki bu sokak, görülmeyen bir çizgiyle tam ortadan bölünsün. Girenler sağdan, çıkacaklar ise soldan, ama nasıl bir kalabalıkta, nasıl ağır ve sıkışık adımlarla yürüsün. Yer yer taciz edilen güzel kızlardan, ve taciz edildiğini iddia eden kazulet kadınlar veya travestilerden çığlıklar yükselsin… travestiler jilet falan da yükseltiyorlardı sanırım, çok zengin bir şehir efsanesi arşivim var bu konularda.

Neyse. Bir masal gibi geliyor artık… Bir varmış bir yokmuş… Barlarla dolu bir sokak varmııış. Ama zaman içinde kirayı yükselten fırsatçılar ve işi bilmeyen ebleh işletmeciler yüzünden barlar birer birer batmaya başlamıııış. Barlar batınca da yerine çakma lakostçular, abidik gubidik bijütericiler ve dericiler falan açmııış. Barlar Sokağı olmuş mu çakmacılar ve tek bir bar sokağı… Vay anasını.

Neyse ki hala bazı demirbaşlar duruyor. Veli’s olsun, Hadigari – Yettigari olsun, Körfez olsun, ki Körfez hakkaten olsun, hep olsun, ben 30 sene sonra da gideyim yine olsun, daha ilerlersek Red Lion, daha da ilerlersek Mavi ve Halikarnas da duruyor. Eski de duruyor Meyhaneler Sokağı’nda.

Şimdi birkaç görüş, tecrübe ve tavsiye

- Bariz birşey tabi bu ama, asla emin olmadığınız dükkandan alışveriş yapmayın. Hemen herşeyin sahte olduğu bir yerdesiniz, ona göre hareket edin. Zaten “AaaAAaa Prada çanta hem de 70 lira yuppiii” diyecek birinin bu blogu okuyacağını sanmıyorum. Okuyorsa da sağ üstteki büyük çarpıya tıklasın, evine Chanel gözlük yolluyor Microsoft.

- Gezin. Yürüyün. Tadın. Tek mekancı olmayın. Bodrum’un güzelliği ordan çıkıp oraya girmek, fareler gibi gezinmektir. Eski’ye gidin, 4 liradan tekila shotlayın. Çıkın Kule’ye gidin, rock dinleyin. Zaten Körfez’e devamlı gidin, Enjoy The Silence dinleyin, Love Is A Shield dinleyin ve beni hatırlayın.

- Yiyin. Burada yemekler güzeldir. Azmakbaşı’nda Şirin’in yerinden KESİNLİKLE sebzeli döner yiyin. Çemen sosuyla yapılan bu döneri tatmayan pişman olur. Yine Azmakbaşı’ndan, yani Barlar Sokağı’nın biter gibi olduğu, eskiden Mc Donalds ve Burger King’in olduğu ufak köprülü yerden yukarı verin kendinizi, camiden sola dönün ve kokoreççi abimizde bir bar çıkışı klasiği yaşayın. İster İzmir ister İstanbul işi.

- Resim çekin. Ben çekmem, pek anlamam da. Ama bu sefer çeken biri vardı yanımda, ki Japon klasmanında çekiyordu yani, “aa kapı” “oo sünger” tadında, dakikada 20 poz falan. Güzel hatıralar kalıyor geride, çekin aslında.

- Sevişin. Sevişemezseniz de ihtimalleri deneyin. Deneyecek kimse yoksa da orası Bodrum değildir, ilk dükkandan adres sorun Bodrum’a geçin.

En uzun yazım oldu. Keyifle yazdım ama. Siz de keyifle okudunuz. Hadi sıra öbür yazıda o zaman.

PS (Perfect Storm yani): Resimdeki sünger satan ablanın adı Güler. O da Azmakbaşı’nı az geçince, okulun duvarının orada kuruyor standını. Kendisi ATV’ye çıktığını söyledi, hatta “hatırladınız mı” şeklinde sordu. Evet dedim, mutlu olsun, çünkü gerçekten iyi bir insan. Bize güzel bir sünger gösterip tanıtmak için 5 dakika uğraştı, almayacağımızı peşinen söylediğimiz halde.  Ablacığım adını yanlış hatırlıyorsam, bana hatırlatabilecek tek bir kişi var da, o ne ara okur burayı Allah kerim.