Ateşini Yolla Bana

Hakan Peker'den değil ama…

Archive for the ‘Yemek’ Category

Türkiye’ye yılan gibi gidip Türkiye’de ceylan yutmuş yılana dönen bendeniz, son bir aydır çeşitli okazyonlarda (Fatih Terim Türkçesi) pehriz denen illete bulaştım. İlk denemede bağyan arkadaşın gelmesi ile tatile gidildi, kayak yapmanın ve açıkbüfe kahvaltının gazıyla son buldu o. Sonraki denemem, karşımdaki meşhur Türk restoranının son günleri yaşaması sebebiyle beni overzealeus (Diablo 2 Türkçesi) bir besleme tandansına girmesiyle (sözlük Türkçesi) son buldu. Son çabam ise, karşımdaki restoran da kapandı, kafam rahat eder dememle başladı, bir gece restoranın sahibi Ahmet Abi’nin evinde arap tava, ertesi gün de eşinin teyzesinin evindeki Antakya sofrası ile hüsrana uğradı.

Şanslı adamım aslında. Çok da kastığım söylenemez böyle şeylere, sadece son hayvanımsı kilo vermem sonrası darlaştırdığım gardrobumun bana biraz dar gelmeye başlaması mevzubahis. Büyük giyisi almak ise, büyüme trendini kabul etmek anlamına geliyor. Ee sonuç nedir, her dost meclisine zenci hesabı nike eşofman altı ile katılan bir mal bebe elde edilmesi. Dikkat etmek adına evimdeki çikolata ve peynir stoğunu annemin valizine yükledim, şimdi onlar düşünsün! (İlker Yasin Türkçesi)

Antakya Sofrası, büyük harfle yazıyorum zira burada özel isim oluyor, başka kurulmuyor çünkü, ACCAİP birşeydi. Yapılan yemekler kuru patlıcan ve kırmızı biber dolması, biberli ekmek, peynirli kapalı pide ve keşkek olunca insan sofrada kişniyor. Sofra sonrası da kişniyor tabi. Keşkek, ki benim enişte memleketi Aydın dolayısıyla oldukça haşırneşir olduğum ve pek sevmediğim bir yemektir, Antakya’lı insanların elinden çıkınca mind blowing (Britanya Türkçesi) bir hal alıyor. Bizim beyaz keşkekten farklı olarak içine biber salçası konuyor. Sadece boyun eti kullanıldığından korkunç macun gibi bir kıvamı oluyor, en üste de tereyağ ile ceviz dökünce kalp ve damar düşmanı oluyor. Dolmalar enfes, Antakya’dan gelen kekik özellikle öttürmüş yemeği. Hamur işlerine değmiyorum bile, sönük kalıyorlar zira.

Neyse. Gidip portakal falan yiyeyim. Annemgili uğurlayacağım birazdan uçak ile, uça uça gitsin, uça uça gelsin inşallah.

Kobe Sığırı Yedim

Posted by Yiit K. on Oca-21-2010

Cana can veren blog okuyucuları. Az çok biliyorsunuz, ya da blogu takip ediyorsanız öğrendiniz ki ben yemek yemeyi seven biriyim. Hele bu yemekte et varsa oldukça hastası olan biriyim. Et yemeyi seven biri olarak, artık efsaneleşmiş Koba Sığırı lafını duydukça donut görmüş Homer Simpson gibi gğağağağağa yapıcaktım neredeyse. Dün benim bağyanla yaptığımız, artık resmen klasikleşen (evet klasikleşen, ukalalık olarak değil, trenden in, Bahnhofstrasse’den aşağı yürü, Sprünglilerden ufak birşeyler al, Swarovski’deki kristal gergedana bak vs vs tarzı, pek de değişmeyen bir rotamız bile var) turlarımızdan birinde, Mövenpick Cafe’ye oturduk. Genelde dondurma, bilemedin somonlu şeylerinden haz aldığım bir marka ve cafe Mövenpick. Bir dakika, fren. La çok ukala geliyorum kulağa di mi? Yani bunu okuyan yabancılar “pff ukala” der, tanıyanlar ise “pff ukala pezzevenk” der o derece. Ama amacım hakikaten bu değil. De amma açıklama yaptım, sanki sosyal sorumluluk projesiyle kurduk bu blogu daayt!

Neyse. Az önce tren istasyonunda inanılmaz birşeyler atıştırdığımız için, ki yazısı ayrı gelicek, ki bence hayatımda yediğim en lezzetli kompakt şey idi (merak uyandırırım acımam), bir şey söyleyip paylaşma arzusuyla oturduk. Menüye bakarken de Kobe lafını duyunca ya Kobe sığırı yiyoruz ya da Kobe Tai masamızda oynayacak diye düşünüp şen şakrak oldum. İlk seçenekmiş meğer, ki sığırın şanı o kadar yürümüş ki ben hayal kırıklığı yaşamadım öyle diyim.

Sadede gelelim, zira kafamdaki yazı uzunluğunu geçecek yoksa. Kobe Beef Burger söyledik, zira direk biftek olarak ellerinde olmadığını söylediler, ya da klasik Mövenpick aptal garsonuna düştük. Böyle bir sorun var Paradeplatz’taki Mövenpick Cafe’de, bahşiş alana kadar öküz gibi davranan, bahşiş alınca kapıya kadar gülümseyen, genelde etnik azınlıklardan, lan zenci işte, çalışanlar oluyor. Ya da bana paso eblehler düşüyor, ama 5 ay zarfında 4te 4 yapmam enteresan o halde.

Eti güzel pişirmişler, ama mükemmel değil. İnsani hataların yanında, hayvani bir mükemmellik olduğunu söyleyebilirim. Kestiğin hamburger etinde, ki kıyma olduğu için kompozisyonu biraz daha farklı oluyor takdir edersiniz ki, acaip bir yağ dağılımı var. Tadı efsane güzel, ama efsane. Yani, hani ete et yedirmişler de, ekstra et tadı alıyorsun gibi. Ağzın yağla kaplanıyor ve bütün tadı alıyorsun, ama yağlı bir yemek yemiyorsun aslında. Ayrıca kayıtlara geçsin ki, hayatımda yediğim en pahalı hamburgerdi, bi süre de öyle kalır bence. 225 gram Kobe sığırı eti olan bir burgere 39,5 CHF verdim, yani paylaşmamış olsak, aç falan gitsem mazallah, burger yiyip popoyu bırakıcaz dükkanda. Haa yanında da kola içtik, kola cam şişede geldi, ama 350 ml idi, yani bizim içtiğimiz ufak camlardan değil.

Resimleri de bir süre içinde ekleyeceğim, o vakit daha enteresan olacak. Sizleri bir St. Gallen sabahından daha selamlar, esenlikler dilerim.

Arada Kendini Şımartmak Lazım

Posted by Yiit K. on Ara-7-2009

Hasta olup da bi haftaya yakın evden çıkmadan, hatta genel olarak yataktan çıkmadan vakit geçirirsen, sonunda kendini dışarı atma ve kendini şımartma ihtiyacın tavan yapıyor. Misal, tüm bitkinliğime rağmen yarım saat evden çıkıp Marketplatz’ı gezmeyi gözüm yedi sonunda. Hava şahane, her taraf kar ama rüzgar veya bulut yok, pırıl pırıl gökyüzü, bembeyaz çatılar, büyülü bir yer oluyor burası böyle zamanlarda.

Bu muhteşem cumartesi günü azcık alışveriş yaptım. Azcık dediğim, bir senedir PS3 sahibi olmama rağmen sahip olmadığım kült oyun Grand Theft Auto IV’ü satın aldım. Artık eski bir oyun olmasının faydasını gördüm, indirimde aldım oyunu. Ayrıca biraz da çikolata aldım. Genel olarak stok tazelemek açısından ufak çikolatalar aldım. Ve kendimi şımartmak için de Lindt’in Assorties serisi altında piyasaya sürdüğü trufflelardan aldım. Truffle, hem pahalı bir mantar çeşidi, hem de genelde markaların en pahalı çikolata çeşidi oluyor. Genel olarak, egzantirik dış görünüş yapıp içini de tamamlayıcı bir çikolata – krema – dolgu ile doldurulması sonucu dünyaya geliyor bu çikolatalar. Lindt de saygıdeğer bir üretici. En üst markete artık Sprüngli markasıyla hitap ederken, seri üretim ve nispeten daha “hesaplı” Lindt” markasıyla da benim gibi kendini çikolatayla şımartmaya çalışan ve çikolatanın kilosuna 180 frank vermek istemeyen hanımlara hitap ediyor. Evet karı kılıklı oldum, çikolatayla kendimi şımartıyorum.

Sonuç olarak 2 günde 5er parçasını yiyip kanına girdim bu kutunun. Hakkını verdim diyebiliriz. Şöyle de bir olay var hakikaten, kaliteli de olsa tablet çikolatadan eşşek gibi yiyeceğine 3 5 tane truffle yemek daha tatmin edici, ve daha şımartıcı oluyor. Tavsiye edilir.

Çiirz.

Burada bayramlar ne kadar alakasız kalıyorsa, noeller ve yılbaşı da o kadar coşkulu kutlanıyor. Geçtiğimiz haftadan beri şehir merkezine ahşap “kiosk” denen, Türkçede stand olarak yer bulan, ki böyle yer buluşa sokayım affınıza sığınarak, birçok satış yeri kuruldu. Bu ufak ahşap yerler salak dekoratif noel heykelciklerinden “Türk Balı”na, bilimum garip malzeme içeren karışık çorbalardan enteresan alkollü sıcak içeceklere kadar birçok şey satıyor.

Şimdi size tanıtacağım 2 şey var, çünkü tüketmeden ahkam kesmek benlik değil pek. Öncelikle bi çorba var, Gerstensuppe diye. İçinde arpa, et suyu, ufak bacon parçaları ve bilimum şey var. Yanında da, klasik İsviçre işi büyük bir dilim ekmek veriyorlar. Ekmekleri lezzetli bu arada buranın, ama ben hala ekmek sevmiyorum.

Diğer şey ise, sıcak çikolata içine rum, üzerine de krema konularak hazırlanan bir noel içeceği. Konsept güzel, ama lezzet olarak sınıfta kaldı benim gözümde. Adını unuttuğum, ama Heisse Schokolademit Alkohol şeklinde şahane isim taktığım bu içecek, acaip alkollü, o konuda hakkını vereyim, ama çok da sıcak değildi. Ayrıca çok lezzetli de değildi. Aynı şeyi içen Alman arkadaşlar da “bunu almamız iyi oldu, en azından önümüzdeki ay ne içmeyeceğimizi biliyoruz” dediler, hoş bir bakı açısı diyelim kibarlık edelim.

İçimde kalan şey ise, ortaya konulan eşşek gibi kazanda kaynatılan, sanırım Blauwein mıdır o tarz bir adı olan noel şarabı. Kırmızı noel patiği şeklinde bardaklarda servis edilen bu içeceği ne yazık ki tadamadım henüz. Ama önümde daha 3 hafta var, inşallah tadarım değil mi dostlar..

Ha bi de gribi sanırım burda kaptım.

Ha galiba gribi de burada kaptım. Hadi bakalım.

Gurbetten Anneye Yemek Listesi

Posted by Yiit K. on Kas-7-2009

Yemek yemeyi severim. Yemek yemeye bayılırım. Yaşasın yemek yemek hatta. Bu sebepten mütevellit, özellikle de kendine ait mutfağı kapta peynir eritmeye sınırlı ebleh bir memlekette olduğum için resmen hamile kadınlar gibi aşeriyorum. İlk 3 cümlemle birleştirince, bir de beni tanıyanların hafızalarındaki Yiit K. birleşince bu aşermenin ne kadar psikopat boyutlarda olduğu anlaşılabilir hale geliyor.

Mesela, şu anda kestirmeli tandır için delirebilirim. Kestirmeli tandırın nolduğunu bilmeyenler, bu blogda işin ne arkadaş! Git önce, hani orjinal yapan bir mekan bilmiyorsan da İsmet Usta’ya otur, belki hala yapıyordur. Benim gibiysen dal Basmane’ye gece 1 gibi, ilk gördüğün kelleciye çök, kestirmeli istiyorum abi de, sonra delir.

Annemin yapacakları arasında kadınbudu köfte var mesela. Etraftaki birçok kadının budundan iyi bir köfte çeşidi bu ayrıca. Kafayı yercesine paça istiyorum ayrıca. Bir tencere kuzu paçası yapsın, ufak ufak yiyim, bir tencere de dana yapsın, koca koca kemikler suyunu bıraksın böyle bol sarımsaklı sirkeli yiyeyim. Off.. Çok basit olacak ama, domates çorbası da istiyorum. Zira şuna inanıyorum, domates çorbası, pilav tarzı basit yemekler annelerin ellerinden ayrı çıkıyor. “Annemin domates çorbası” faktörü var kültürümüzde, ve ben o faktöre kaşık sallamak istiyorum.

Yetmezmiş gibi Aco’dan bir kelle söğüş yaptırmak istiyorum. “Dilin arkası, göz beyin olsun, beyni acısı bol olsun abi” demek istiyorum. O dili ufak ufak dilerken başında kedi gibi yalana yalana beklemek istiyorum. İkinci dürümü isterken “Fazla gelmesin?” desin istiyorum. Bir dürüm de anama yaptırayım, eve gidince süpriz yapayım, sanki demin 2 tane kol kadar dürüme kayan ben değilmiş gibi arsızca onun dürümünden de ısırayım istiyorum.

Acıktım lan!

Sprüngli Efsanesi

Posted by Yiit K. on Kas-5-2009

İsviçre’ye gelip şokolaaa şokoloooo diye delirip Sprüngli’yi kaçıran insanlardansanız tatsız bir durum mevzubahis demektir. Belçika’nın Godiva’sına İsviçre’nin cevabı olan Sprüngli çok fena truffle lar, çikolatalar, hatta birsürü daha şekerli tuzlu ürün yapan bir pastane. Evet bir pastane, ama biraz fazla lezzetli, biraz da ücretli bir pastane. Yani bizim Karataş’ta profiterol aldığımız yer de pastane, ama burası daha kaliteli diyebilirim.

Şimdi dükkana girince zaten Homer Simpson efekti veriliyor “Ghağağağağa” şeklinde. Ürünleri yerken zaten delirmek işten değil. Özellikle satışı yapan kişi sizin gerçekten şokolaaa manyağı olduğunuzu görürse, biraz da hoş sohbetseniz dükkandaki her ürünü tatma şansınız var. Bir kısmını tattım, ama çok kısıtlı, yani 1 2 sanırım, zaten diğer herşeyden ikişer parça aldığım için çok da dükkan tadımına mahal bırakmadım.

Bu dükkana özellikle sevdicekle girmek keyifli. Buradan alınan kanepeleri Zürih’te göl kenarında yemek apayrı keyifli. Bir parça tarta kaç karides sığdırabiliriz isimli çalışmaları özellikle keyifli. Resmen anlatmakta güçlük çekiyorum, anlatılmaz yaşanır pozisyonunda bir mekan.

Geliniz, yiyiniz, bana hak veriniz diyor, kısa kesiyorum.

Çaçaavvv!

Sac Kebabı

Posted by Yiit K. on Eki-12-2009

Daha önce bahsettiğim gibi şanslı bir kura çekip St. Gallen’in en yetenekli, en iyi ve en yardımsever kebapçısı Ahmet abinin karşısına düştüm. Kendisi Zemzem restoranın sahibi, Antakya’lı muhteşem bir insan. Adam 15 yaşında Antakya’yı terkediyor. Libya’larda çalışıyor, gemilerde çalışıyor, Amerika Avrupa alayını geziyor ve 25 sene önce İsviçre’ye düşüyor. Burada bilimum okulu içerden dışarıdan bitiriyor. Kendisi şu an elektronik aletlerin prototipini çizebilen, bilimum su tesisatı olsun, yer döşemesi olsun tamir ve tadilatını yapabilen, ayrıca psikopatçasına güzel yemekler yapabilen bir insan.

Birinci bloğun bitmesi vesilesiyle son 2 günü kendime ayırabildim. Cumartesi hele fena gebeştim. Akşama doğru artık bir evden çıkayım, bari Ahmet abiyi göreyim dedim. İyi ki de demişim. Gün boyu çok fazla işi olduğundan yemek yiyememiş. “Aç mısın” tabir edilen büyülü cümleyi kurdu bana. “Abi bizde doymuş diye ölmüşe derler” dediğim, “off manyaklar gibi yerim abi aybettin” diye yorumlanabilecek karşılığı verdim. Ve olaylar gelişti.

10 numara bir dana but çıkarıldı. Kesilen parça sinirinden derisinden zarından ayrıldı ve yaprak yaprak kesildi. Önce tereyağı eritildi, yavaş yavaş ama, suyu buharlaşsın diye. Sonra ateş harlandı ve içine etler atıldı. Yağ uçarken etin suyu tavaya çıktı. Et suyunu çekerken soğanlar, kırmızı biberler ince ince dilimlendi. Tavada yine su kalmayınca çok az daha yağ eklendi. Üzerine de sebzeler atıldı. En son da domatesler eklendi.

Aynı anda taze lavaş yapıyorlardı dükkanda. Tabaktan yemekleri lavaşla sarı dürüp yedik, çatala ne gerek, eskiden çatal mı varmış! Şaka bi yana, okula gideceğim şimdi diye hızlı hızlı yazdım, ama deli gibi acıktırdı bu düşünceler zinciri. Yoldan çıkmadan evvel giyinip evden çıkayım bari ben. Sonrasında da beni bir spor paklar.

Çaçaavv!

Pouletburg

Posted by Yiit K. on Eki-6-2009

Cumartesi gecesi, artık abartan işlerden kendime 24 saatlik bir fırsat bulup kendimi kanton dışına attım. Gözünüzde büyümesin, kanton dediğin şehir kadar birşey, 50 60 km gidince ekseriyetle kanton terkedecek yol yapmış oluyorsun. Neyse. Öncelikle geldiğimde yanlarında kaldığım, ama bir aydır görüşmeyi bırak telefonla konuşacak zamanı zor bulduğum Atilla Abi’mlerin evine gittim. Bu ev Winterthur denen, Zürih kantonunun Zürih şehrinden sonraki en büyük şehri olmakta. Da kanton küçük şehirler büyük olunca, bu şehir Zürih’in banliyösü gibi kalmış vaziyette. St. Gallen’den Zürih’e giderken tren de yol da Winterthur içinden geçmekte zaten. Neyse, güzel bir kucaklaşma, çok güzel bir yemek ve sonrası güzel bir uzanma keyfi yaptık. Hakikaten özlemişim onları. Köpekleri Rocky’yi de özlemişim. Şerefsiz her gördüğünde ayağıma işiyor yahu!

Uzanma sonrası St. Gallen’deki arkadaşım aradı ve Zürih’e geçeceğimizi, orda onun arkadaşlarıyla buluşacağımızı söyledi. Tamam diyip herkesle vedalaştım, ve tren yolları taştan diyerekten Zürih’in yolunu tuttum. Zürih HB’de inip buluşma yerine gidildi. 15 16 kişilik bir Türk grupla buluştuk, ki ben burada o kadar İsviçreliyle tanışmadım arkadaş! Sonra da yemek yenecek restorana doğru yola çıkıldı. Tabi benim bilmediğim, bu restoranın neredeyse İtalya sınırında bir tavuk restoranı olduğuydu. Abartı yol yapılıp 4 kanton geçtikten sonra Uri kantonundaki Pouletburn adlı restorana geldik, bildiğin Tavuk Kalesi. Pek bir sipariş olayı da yok, yarım kızarmış tavuk, üzerine özel sos döküyorlar, sanırsam peynir, tereyağ ve bir kısım baharat var. Seçme şansı olarak normal, acı ve süper acı arasında seçim yapılıyor. Süper acı söylememe rağmen gelen sosun normal sostan farkı olmaması ise sadece üzücü.

Grup daha sonra Zürih’te Sıla konserine gittiler. Ben ise Ali ile St. Gallen’e döndüm, zira eşşek gibi yorgun olduğumuza kanaat getirdik. Günün güzel tarafı, gerçekten accaip manzaralı yerlerden geçmemdi. Bazı manzaralara inanamadım, resmen bugüne kadar çözülen bütün 3000 parçalık manzara puzzle ları bu ülkenin etrafında çekilmiş…

Cumartesi geceki hurmalar salı götünü tırmalar tadını yaşıyorum ama. Cumartesi gezince pazar ve pazartesi günü komple çalışarak geçti. 2 saat uykuyla duruyorum, ebem şey oldu affınıza sığınarak söylüyorum. Ama bir saat içinde vurup kafayı yatacağım diye avutuyorum kendimi. Sözüm ona saat 7′de trainer ile randevu vardı, arıyım da beklemesin adamcağız ya.

Sevgiler saygılar. Türk İsviçrelilerin söylediği gibi “Tschütschüss!”, okunuş olarak da çüçüüzz =)

Hadi çüçüüz!

Fondue Beizli

Posted by Yiit K. on Eyl-3-2009

İsviçre’ye geleli bir hafta oldu, ve tabii ki ufak ufak gezmeler başladı. Sankt Gallen ufak bir şehir, ama çok fazla mekan var. 6 sandalyesi 3 masası olan mekan yapmış, elalem de gitmiş oradan bira içmiş. Sonuç şu ki, geleli bir hafta olmasına rağmen anca fondü yiyebildim.

Fondü ne diye soracak olanlara Google derdim normalde, ama boş vaktim var. Fondü, ki yanlışım olabilir zira ben kendim Googlelamıyorum öyle bir eşşeğim, belli bir çeşit İsviçre peynirinin içine şarap, belli baharatlar vs. katılarak ufak ufak eritilmesine, sonra da altı ateşli bir ocakta servis edilmesine verilen isim. Daha sonra küp küp kesilmiş ekmek parçaları, babycorn (ufak mısır) ve mini mini kornişon tarzı sebzeler batırılarak yenen bu yemek, özellikle benim gibi peynir seven insanlarda halelüyaaa hissi uyandırıyor. Ayrıca et fondü de var. Masaya önce çiğ etler ve şişler geliyor. Sonra ortaya konan kaynar haldeki yağ kabına etler indiriliyor ve istenen pişme süresinden sonra çıkartılıyor. Tabi bir de sonda gelen çikolata fondü var ki, dün akşam Allah’tan gelmedi, zira çatlardım.

İzmir’de yediğim fondülerin yanısıra, burada önce salata geldi. Salata, taze semizotlarının üzerine pişmiş yumurta sarısı, çok ufak kruton ve bacon parçaları konularak süslenmiş. Ramazan dolayısıyla bacon parçalarını ayıkladım, ki geri kalan salata da oldukça lezzetliydi. Daha sonra masaya pilav, kızarmış patates, 5 çeşit sos ve fondüler geldi. Fondü acaip lezzetliydi, ama MeGu karşimle İzmir’de yediğimden çok da ayrı dünyalarda değildi, hatta aynıydı. Buradan çıkaracağımız sonuç, İsviçre’li adam İsviçre peynirinden yaptığı sürece fondü her yerde aynı fondü. Et fondü de güzeldi, ama çok güzel değildi, zira ocaktaki alev yetersizdi, eti uzun sürede pişiriyordu, ki fondü için ölümcül günahtır bana göre. Ya da ukalalık ediyorum, bilemem.

Ramazan ve rejim dolayısıyla bira içmiyorum, ancak çok çok güzel bira servis ediyorlar. Bardaklar şahane, ortam inanılmaz, 7 milletten 10 kişi toplaşınca da bira iyi gidiyor açıkçası. Ramazan sonrası biraz çıldırmayı planlıyorum açıkçası. Yarım litrelik bira başına 6 frank alıyorlar, yani fiyat da normal düzeyde. Ama beni benden alan şey başka. Evden çıkarken hava günlük güneşlik olduğu için nubuk ceketimi giydim. Mekana gittikten bir saat sonra sağanak yağmur başladı. Çıkışta, bari ceketi koyayım da yağmurda mahfolmasın diye torba istedim. Kız direk çıkarıp şemsiye verdi. “Sonra getirirsin” diye şemsiyeyle saldı beni. Takdir, tebrik ve teşekkür ettim. Bugün de geri götürdüm şemsiyeyi, o bana teşekkür etti. Al gülüm ver gülümde yeni seviyelere eriştik kızla.

Gelirseniz gider yeriz canlar. Gelmezseniz ben daha Hintlidir Çinlidir bi ton adamla fondü yerim buralarda.

TGI Friday’s Über Alles

Posted by Yiit K. on Ağu-18-2009

Bayıldığım bir başlangıç stili var: “Bilen bilir…”. Lan ayıoğluayı bilen bilir tabi, sana sorup icazet alıp mı öğrenecek insanlar herşeyi? Bilen kuantum fiziğini de biliyor, bilmeyen 3le 2yi çarpamıyor. Bilen bilir olayına esasen gıcığım, başlangıçtaki sanata da ironi diyoruz, bilen bilir.

Bilen bilir, benim en sevdiğim, beni en tatmin eden, en güzide yer Friday’s denen ulvi mekan-ı cennettir. Thank God It’s Friday şeklinde bir Amerikan tarzı tribin artık ürünü mü desem kaynağı mı desem olanbu mekan, aslen tam bir kamyoncu restorantıdır. Menüde hemen herşey bir hayvana aittir, genelde kızartılır, üzerine peynir eritilir, acaip kolestrol ve kalori manyağı biçimde önünüze konur. Ben bu mekanın hastası olmayayım da nerenin hastası olayım?

Şimdi coğrafik bilgi. Etiler’de, o şahane Nispetiye Caddesi üzerinde korkunç güzel bir dükkanları var. Bahçesinde direk cadde kenarına oturup da yiyip içerken geçen über arabalara bakmak büyük keyif. Suadiye tarafında da, özellikle benim gibi Fenerbahçe’liler için daha da güzel bir mekan olan Bağdat Caddesi üzerindeki mekan da aynı zevkleri yaşatmaya çalışıyor, ama asla Etiler’deki mekan kadar güzel değil. Burda da accaip araçlar geçiyor 3 metre ilerinizden, ama bahçe olmaması, özellikle yaz vakti büyük eksi. Çalışanlar inanılmaz iyiler iki yerde de, özellikle Caddedeki dükkanda tanınan bir sima oldm, enteresan buluyorum bunu. Dükkanın konsept olması da çok güzel, eski Amerikan diner’ı tarzında kurulmuş. Yazılar, posterler falan komik. “We are not responsible for your stuff left on the hangers. We used to care. We don’t anymore.” tarzı nüktedan lafları var. Caddedeki mekanı görmek için BURAYA tıklayınız.

Yemekler… Korkunç güzel ya… Vay anasını dedirtçek kadar güzel, çünkü kaba saba lezzetler. Tam kamyoncu işi işte. Jalepenoları kızartıp cheddar sosla servis etmeleri inanılmaz bişe. Her yemeğin yanına deli gibi rokfor sos, bilemedin sour cream falan koymaları, kalp damar açısından zararlı, mide açısından şenlikli. Ama özellikle bir sos var ki… Bir sos var ki o aslında sos değil, bir meleğin gözyaşları. Tabi ki Jack Daniels sostan bahsediyorum. Bir sos bu kadar güzel olamaz. İçine evladım düşse yerim, elime koluma bulaşsa çolak kalırım öyle bir sos. Bu sosa yatırılan steak, ki biftek falan demiyorum, zira bizim biftekler kurudur, bu ise bir hayvanın komple sırtı gibi geliyor, inanılmaz başarılı oluyor. Ayrıca, eti az pişir diyince hakkaten az pişiren bir mekan burası. Tam istediğiniz oranda pişiriyorlar. İçecek olarak da, kendilerine has bir milkshake yapıyorlar. Çok başarılı ama, bildiğiniz milkshakeleri düşünmeyin, için sadece.

Favorim kesinlikle menünün amiral gemisi olan Jack Daniel’s Steak with Shrimp. Yani 500 gramlık bir eti JD sosla pişirip, üzerine kızartılmış 4 tane jumbo karides koyup servis ediyorlar. Hani kalp krizi geçirmek istiyorum, ama zamanım yok diyorsanız, işte size fırsat! İçeceklerde favorim ise, margarita, yahut çilek seviyorsanız frozen. Bildiğiniz japon balığı akvaryumu tarzı birşeyde geliyor, sevgiliyle içmek için ideal =)

Eksileri de var. Bir kere erçekten pahalı. Yani ben iyi yemek yiyorum ayrı mesele, ve 70 80 liradan az para vermiyorum. Az yiyip de şarap açtırırsanız yine bu rakamı yakalar, hatta kaliteli bir şarapla katlarsınız bile. Mesela en büyük yemekleri olan JD soslu karidesli et 47 lira. Ama kesinlikle değiyor, zira ortaya birşey söyleyip yemeye bile mecaliniz kalmıyor. Ayrıca pek sağlıklı yemekler olduğu söylenemez. Yani belki vardır kalp dostu yeşil birşeyler ama, sanmıyorum ya. Adamlar meat tower tarzı sunumlar yapıyorlar, yeşilliği de arkada danalara falan yediriyorlardır, kesip onları bana veriyorlardır, ben de anca dolaylı yoldan yeşillik yemiş oluyorumdur.

İnanılmaz birşey. Tatmayan kalmasın bence. Benim de kulaklarımı çınlatırsınız. Ben de sindireyim biraz bari. Sodası olan var mı ?