Şahane bir binadayız. Komple cam, modern görünüş, bol kat, öylesine bol kat ki Maslak’ta Boğaz manzaralı masada oturuyorum. Alt kattaki güvenlik retinanı okuyor, asansör seni otomatik katına çıkarıyor, manyetik kartla giriyorsun ofise. Herşey şahane. Ama bir eksik var ki… evet, başlık kendini ele veriyor, çaycımız yok. Yani çay kahve istersen, ya mutfağa ya da Starbucks’a yürüyorsun tıpış tıpış, ve alıyorsun alacağını.

Yahu, bu kadar teknoloji koymuşsun, atıversene her kata bi tane de android çaycı. “DRX-33 abi, bi sade bi su atıversene bana be” diye arıyım hergün, samimi bir muhabbet yakalayayım, “bizim çaycı robot emminin kayvesi de şahane haa” diye havamı basayım heryerde. Ama nerde, heyhat!

Bu eksikliği en çok hissettiğim zamanlar ise, mesela bir projeye şirkete gidersek, orda da çaycı varsa, geri dönüşler zor oluyor hakikaten. Alışıyor insan her sabah, her öğlen ve ne zaman susarsan çaycıdan birşey istemeye. Geri gelince, elin gidiyor ister istemez telefona, sonra hatırlıyorsun bir androitinin bile olmadığını, ve acılar içerisinde bırakıyorsun telefonu yerine.

Sesimizi duyun ofis yöneticileri! Çaycı hakkımız, söke söke almak gibi şeylere girişmeyiz ama bi tane verseniz şahane olur.

,

01 Temmuz 2011

Bir Cuma Sabahı Rastladım Size

Herkes ağlaşıyor yok yaz gelmedi, yok şizofren Haziran sen Şubat değilsin falan diye. Abi açık konuşayım, ben tatile gidemedikten, denize dalıp kendimi bronzluğa veremedikten sonra napıyım güneşi, 35 derece havayı Allah aşkına? Ceket gömlek geziyorum, hava serinledikçe benim ömrüme ömür katıyo, keşke her yaz böyle İsviçre gibi geçse, bak çalışan kesim nası mutlu olacak?

Yazar burada yazları çalıştığından, tatile çıkamadığından, çıkan herkese de bu havanın mübah olduğundan bahsediyor.

Açıkçası mekan olay tanıtmaktan sıkıldım. Hayatımı anlatmak istiyorum daha çok, yaşadığım şeyleri. Ancak zor tabi, işe gittim, eve geldim, kitap okudum uyudum falan, hani copy paste ile idare ederim bu blogu öyle olursa. Ha verebileceğim enteresan bir detay sanırım eşcinsel oluyorum, daha doğrusu One Tree Hill izlemeye sardım kendimi, ve başka bir açıklamasını bulamıyorum. Zira dizi hakkaten gay, hele arka planda çalan müziklere 2 dakika odaklansan pembe body giyer Beyoğlu’na koşarsın. Ha Peytın’ıni Bruuk’un taşlıkları falan biraz ortalamayı toparlıyor da, ben bunlar nispeten teen’ken, ben de nispeten ayıoğlu ayının oğlu gibi abazayken bile izlemezdim, gel gör beni hayat neyledi diyorum.

Ha bi de erken yatıp erken kalkıyorum. Ciddi anlamda. 11 dedin mi, Doctor Who biter Yiit yatar yapıyorum. Sabah 7′de kalkıp 7:25′e kurulu alarmımı kapatıyorum. Hergün, aslında iş yerine yürüye yürüye Yeniköy’e gitme hayalini yaşıyorum, bu muhteşem şehri hafta içleri yaşasam diye düşünüp yaşayanlara imreniyorum, ama bunu gerçek kılacak akla yatkın bir planım da yok ne yazık ki =) Loto bile oynamadım, ki akla en yatkın şey o oluyordu bu aralar. Kime çıktı acaba…

Neyse, okuyan iş arkadaşları. Bugün ofisteyim yaaayyy!! Delice sevindiğinizi görür gibiyim. Hiç sevmediğim halde inip Starbucks bile içicem, o derece hasretim bazı şeylere.

Öpüyor.

 

Filled Under: Serbest Dalış

25 Haziran 2011

Kanyon Şarap Tadım Günleri

Son zamanlarda iyice şaraba sardım. Normalde viski veya rakı hariç pek içki içmeyen bendeniz, özellikle akşam yemeği okazyonları, ve şarap just şarap şarap diye gezen bir adet sevgiliyle aynı ortamı paylaşma sonucu adım adım degustatör özentisi rezil bir insanlığa doğru yol almaya başladım.

Beni Mayıs ayı boyunca en sevindiren aktivitelerden biri de, Kanyon Şarap Tadım Günleri oldu. Türkiye’nin belli başlı markalarının yanısıra, butik üretim yapan birçok marka da buradaydı. İstediğiniz şarabı gönlünüzce tadabilmeniz ayrı güzel, şarabı üreteninden dinlemek ayrı güzel, “içinde muz aroması var” denen şarabı içip de üretenine “bunda muz yok ama bende var yeğen harhar” diye sataşmak apayrı güzel. Son kısmını söylemesem de, muz mevzunda adamın canını sıktım hakkaten, ne muzu ibiş!

Üreticilere değinirsek, genel olarak hepsinin takıntısı “organik üzüm, organik bekleme fıçıları, bu kaliteye göre şahane fiyat” olmuş. Gerçekten de hoş şaraplar tatmak güzel. Normalde alıp denemeyeceğin şaraplara beleşinden girmek de bence çok keyifli. Mesela duymadığım markaların roselerini, beyazlarını keyifle tattım, çünkü normalde beyaz ve rose içmem. Daha da güzel tarafı, gerçekten beğenilesi şaraplar bulup, bunları eve sipariş edebileceğim, çoğu markanın tek bir şişe için bile ek ücret talep etmeden eve servis yaptığını öğrenmem oldu (rekk-lamm-larr). En güzeli ise, 5 kuruş vermeden, çok kaliteli bir ortamda, çok kaliteli ürünlerle şipşak kelle olmamızdı. Nerde beleeaauşş oraya yerleş tarzı bu aktivitenin hastasıyım.

Tavsiye ediyorum. 2.si bu sene gerçekleşen bu “geleneksel” aktivitenin seneye tadını beraber çıkarmamız dileğiyle!

Daha fazla bilgi için: http://www.kanyonsaraptadimgunleri.com/

25 Haziran 2011

I’m back beybiiizz!

Hayatımı biraz takip eden, bilemedin arada girip bloga 2 dakika bakan biri, son bir aydır oldukça enteresan bir projede olduğumu biliyordur. Bildiğin 5 haftadır falan sosyal hayat 0, hayat 1 ki ister istemez nefes alıp yemek yiyoruz, tamamlayıcı eylemler olarak da nefes verip yemeği sindirip doğaya iade ediyoruz. Sonra o iade, 2011 yılında hala denizi dev bir foseptik sanan Sarıyer Belediyesi tarafından evimin deniz tarafından suya bırakılıyor. O suda gezen kefaller benim iadeyi afiyetle mideye indiriyorlar. “Belki de o kefal ben olacağım Keje…” demek istedim birden bire. Anywho, kefali de ben kesin yiyorumdur Sarıyer’de balık falan yerkeni soya soslu uskumru diye dayıyolardır Yiit soslu kefali bana haberim yoktur. Bak şimdi de sörkıııl of laayfff diye şarkı söylemek istedim.

Artık işler hafiflediği, grupda da minik minik burnout durumları oluştuğu için, sanırım birazcık daha yaşayabileceğim. Her ne kadar hava durumu cumartesi bulutlu, pazarı ise fırtınalı veriyorsa da, bu bana kötü bloga iyi haber minvalinde bir gelişme oluyor. Çook overdue yazı var, inceden gireyim, belki okuyan çıkar.

 

19 Haziran 2011

Bloga Şu An Bakan Kişi

Ara ara girip ortalığı kolacan ediyorum buralarda. Yani illa ki birşey yazmak için değil, kaç kişi girmiş, daha da önemlisi ne tarz arama sözcükleri sonucu Google beni bulmuş, “aha bak bu herif derdine derman olur” diye benim sitemi çıkarmış ortaya, ona bakıyorum. Tahmin edersiniz ki, Ateşini yolla bana yazıp girenler rekorlarda, Hakan Peker ve ateşini yolla bana diyenler de var, ancak onlar sanırsam 3er saniye falan duruyorlardır, zira burada o ateşi bulamazlar, Hakan Peker de onlara girsin. Bunu yazdığım için daha çok aramada bu site çıkıcak ve iyice kötü bir dönemece gireceğim, tatsızlık sardı içimi bak.

Neyse. Yazı yazmak için girdiğimde de, özellikle birkaç gün ara verdiysem mesela şimdiki gibi, ve o sırada online birini görürsem enteresan bir hisse kapılıyorum. Elimde olsa, ki aslında elimde, kassam etsem kim girdi kaç dakka kaldı hepsini görürüm de bence mühim mevzular değil bunlar, o sırada online okup “aha götoş yine yazmamış ya, olm 3 tuşa basçaksın, zaman ayırıyoruz giriyoruz” tarzı düşüncelerde olan kişiye ulaşıp “az soluklan yeğenim, taze yazı geliyo” demek isterdim. Hele bazı anlarda birkaç kişi aynı anda online ise, o zaman hızlıca yazı attığım bile oluyor, müşteri eli boş gitmesin diye.

Buraya gelip birşey yazmadığımı görüp az durup kaçan insanlar, bilin ki O herşeyi görür ve direk bir blog yazısı çıkarır! (şair burda Yiğit K.’ya seslenmiş).

 

17 Haziran 2011

Normal Hayata Dönüş Sinyalleri

Son 3 haftadır neredeyse düzenli olarak sabah 6 gibi kalkıyorum, gece 12 gibi yatıyorum, ve arada sadece çalışıp yemek yiyorum desem, beni tanıyan insanlar pis pis gülerler, yalancı ibiiiş diye düşünürler. Ben bile bu yazıyı 5 ay önce okusam böyle düşünürdüm. Ama hakkaten öyle. Fecaşet bir projenin bitimindeyim çok şükür.

Ha ben kendi dünyamda birşeyler yaparken Türkiye seçime gitti, haydi bi daha bi daha bi daha diyerek bastı oylarını kaytan bıyıklı yarime. Hayırlı olsun, ne diyelim. Her ne kadar oyu veren 2 kişiden birine asla rastlayamasam da, arabasına bindiğim muhafazakar Sivaslı taksiciler bile kim oy veriyo yahu bunlara diye saydırmaya başlasa da, sonuçları elektronik ortamdan, pek de güven teskin etmeyen sistemlerden de öğrensek, sonuç bu, ve yapılacak birşey yok. Önümüzdeki dört sene çılgın projelerle, anayasa değişikliği için Kürt “milletvekillerine” verilen tavizlerle, iyice artan dini ve ırk ayrımcılığıyla geçecek, an be an ülkemin parçalanışını izleyeceğim gibi bir izlenimim olsa da, hayırlı bir 4 sene olmasını, milletin bekaası için yapılan her işlerinin yolunda gitmesini dilerim, sonuçta ülke elden giderse benim ülkem gidecek, onlardan çok ben üzüleceğim.

Neyse. Herkeşçiklere hayırlı cumalar, haftasonu bu ciddi siyasi havayı unutturacak birkaç layt yazıyla burada olucam. Kendinize iyi davranın.

 

07 Haziran 2011

Seçimler Hakkında

Ne kadar zor değil mi seçim yapmak… Türkiye gibi fikirleri ve inançları açık olmayan, daha doğrusu olamayan insanların ülkesinde oldukça zor oluyor. Hani çoktan seçmeli testler vardır ya, onlarla ilgili ilginç bir makale okumuştum; kişilerin daha “birey” olduğu, seçimlerini daha bilinçli yapabildikleri ülkelerde bir anketin 8 10 tane şıkkı olurken, Türkiye gibi daha “ümmmetçi”, daha “toplulukçu” olduğu ülkelerde 3 5 seçenek konuluyor, çünkü insanlar beyaz, siyah ve gri olarak düşünüyor, bir gökkuşağını fikren irdeleyemiyor.

Ben aslında bunu kötü birşey olarak da söylemiyorum. Türkler, benim şahsi düşüncem tabi bu, isyan edip irdelemektense kabul edip başa çıkmayı tercih ediyorlar. Bize hayatta kalma, hatta kazanma becerisi veren şey de bu belki de, ancak seçim yaparken, bu okuyacak bölümü seçmekten anket doldurmaya, hatta genel seçimlere kadar bize biraz negatif yansıyor.

Herneyse. Önümüzde zor günler var sanırım. Yine hile hurda konuşmaları ile geçecek aylar, yine mezarlardan çıkacak sandık sandık oylar, yine kazansa da kaybetse de kendine kazandığı bir kriter bulup bas bas onu bağıracak liderler göreceğiz. Kazanan ile kaybedenin aynı halk olduğu saçma bir yarış bu. Neyse, hayat zor.

Önümdeki günlere ve plana bakarsak, benim bir sonraki yazım ancak seçim sonrası olur. Sonuçları konuşuruz o vakit. Şu an tek denecek şey:

Hayırlısı olsun…

 

03 Haziran 2011

Çalışıyorum

Az evvel eve girdim. Yazmak isterim, ama zaten yazdım da geldim birşeyler. Yaratıcılık, beynimin karanlık kıvrımlarında saklanırken, yarın da erken kalkılacakken zorlamak istemiyorum ne yalan söyliyim. Gecenin bu saatinde de mekan tanıtmak biraz abesle iştigal geldi. Ama çok şey birikti, en azından size uğranabilecek birkaç mekan daha anlatır bu çocuk önümüzdeki günlerde =)

Bu aralar tek eğlenceli şey, Gossip Girl’den bilip sevdiğimiz Blake Lively’nin kendini cıbıl cıbıl çektiği fotolarının internete düşmesi. Kız hakkaten güzel, resimler de güzel. Benden daha çok hali olan biri arasın bulsun, zaten burda bugüne kadar cıbıllık yayınlamadım, burdan sonra da girmem o işe. Zaten salak saçma abaza search’lerle girenlerin yazdıklarını okusanız internet ortamına eldivenle bile dokunmazsınız bi daha.

Neyse, haftasonu da çalışıcam sanırım, ama yakında hafifler heralde.

Bekleyin beni. Öper.

 

29 Mayıs 2011

Büyümemek

Hani annelerin babaların gözünde hep çocuk kalırmışız ya. Bize, en azından bana ve birçok yakın arkadaşıma hala çocuk gibi uyarılar yaparlar ya o yüzden, yok dikkat et elini kesersin, dökersin falan gibi. Enteresan bir fenomen gibi gelmiştir bana hep, ve manasız gelmiştir, sanki hayata ayak uyduramamak gibi. Bugün itibariyle farkettim ki, bu sadece anne babanın çocuklarına karşı hissettiği bir zaman mekan kırılımı değil, insanın doğasında olan şapşal birşey sanırım.

Benim hayatımda özel yerlerde bulunan hemen hemen bütün arkadaşlarımı 10 12 yaşından beri yakından tanıyorum. Tüysüz, salak, daha sivilcelerimiz bile yokken biz arkadaştık yani. Aynı okullarda okuyup, aynı yerlerde takıla takıla, evde işte okulda sokakta gezerek yaşayarak hep beraber büyüdük. Özellikle beraber okuma şansım olan arkadaşlarımı, okul yılları süresince ailemden bile fazla gördüm ben. Ve bu insanlar büyüdüler, koca koca adamlar, güzel güzel kadınlar oldular, ancak benim aklımda hala okulda üniformalı halleri, bizim evde pijamalarla bilgisayar oynayarak sabahladığımız görüntüleri, ilk yalnız başımıza yaz tatiline çıkışımız, ilk tekila şatlarımızla kaldılar, ve beynim tabiri caizse Neverland gibi oldu.

Ben bu koca koca, güzel güzel insanlarla bir araya geldiğimde yine çocuk gibi eğleniyoruz. İçişimiz, konuşmamız, laflarımız hep eskisi gibi, mesela öğle yemeğine çıkınca iş konuşmuyoruz, projeler şirketler dökülmüyo ağzımızdan, ve ben onlarla içmeyi de hala seviyorum, normalde artık pek içmesem de. Onların normal hayatlarında yurtdışında bankacı olmaları, iyi yerlerde aşçılık yapmaları, hatta nişanlanıp evlenmeleri falan bana çok garip geliyor. Çünkü ben kendimi hala çocuk görüyorum, ben sabah kalktığımda annem babam gelip öpseler ve hadi okula geç kalıyosun deseler yaa 5 dakka daha diyip uyur, sonra kalkar ACI’ın yolunu tutarım ve yadırgamam bunu. Ama kendime bakıyorum, 2 diploma almışım, yurtdışında yaşamışım biraz, gelmişim baba evinden çıkıp kendi evimi açıp bir işe başlamışım, sevgilim var benimle yaşayan. Yani yol almışım aslında, çok da küçük değilim, ne yaş ne tecrübe, hatta fiziken de hayvan gibiyim üzerinize afiyet. Ama işte, aklımda ben hala sabah erken kalkıp çizgi film izleyen (artık Bloomberg açıp haber takip etsem de), bilgisayarda Pirates! oynayan (artık proje yapsam da), eve gelir gelmez kafasına bir şişe süt diken (artık sadece sabahları bir bardak içsem de) o çocuğum hala, ve bence benim gözümde büyümeyen arkadaşlarımın gözünde de ben büyümedim, ve heralde onları o yüzden bu kadar çok seviyorum, ve ailemi de tabi, çünkü onlar da gözümde hala çok büyükler ama hiç yaşlanmadılar benim.

Öyle işte. Benden size birkaç kelime, belki anlamlılardır bile. İyi davranın kendinize.

 

28 Mayıs 2011

Paella Yapıyoruz

Yemek pişirmeyi de yemeyi de seven biri olduğum, beni azıcık tanıyan kimseyi şaşırtmayacaktır heralde. Evde yaptığım enteresan yemekleri ise özellikle seviyorum, çünkü hem kendi ağız tadıma göre ayarlayabiliyorum, hem de birilerinin kirasını ödemek yerine kendi evimde inanılmaz iyi ve bol malzemeli fantastik şeyler üretebiliyorum. Sevdiğim biri veya birileriyle bu coşkuyu paylaşmak da cabası.

Geçenlerde Melke ile ne yesek ne içsek derken birkaç lafımı birleştirip  bana paella ısmarlamıştı. O an, tam da istediğim şeyi bana sürpriz olarak bulduğu için keyiften delirmiştim birazcık. Ancak ülkemizde paella, gereksiz yere pahalı olan birşey olduğundan, ben bunun daha iyisini yaparım aga diye yola çıktım.

Paella’nın hikayesi enteresan. Nasıl bizde Aşure vardır, hikaye olarak da Nuh’un gemisinde son günlerde yemek kalmayınca kalan bilimum hububatın, kuru meyvenin karışımından bir yemek yapıldığı anlatılır ya, Paella da İspanyol soylu evlerinin aşuresi gibi bir hikayesi var. Üst katlardaki büyük salonlarda şatafatlı partiler verilirken, bu partilerden artan yemekler aşağıda hizmetçiler tarafından bir kazanda kaynatılır ve yenirmiş. Artık yukarıda Allah ne verdiyse giriştiklerinden, bu koca kazanlarda et, tavuk, balık, deniz ürünleri, çıldır babam çıldır şeklinde yanyana pişerlermiş. Aslında yemekteki hayvan zenginliğine bakarsak, Nuh ben olsam, son günlerde böyle birşeyler yerdim, artık hangi hayvan butlu yağlı gözükürse gözüme alırdım budundan azıcık.

İlk durağımız Macro market. Eğer abidik gubidik birşey yapacaksanız, adresiniz burası olmalı. Adamlarda herşeyin her çeşidi var: soslar, pirinçler, şarküteri ürünleri, alayı burada. Aldıklarımız, biraz dana but jambon, bir adet çipura, oldukça iri 5 adet karides ve istiridye oldu. Aslında midye istiyordum ama, olmadığı için istiridye kullanabilirim diye düşündüm. Kullandım mı, hayır. Ama düşündüm.

Alışveriş kolay kısım aslında. Git, ettir, buttur al geç, plastik bi kart ver, 5 tuşa bas ve yemekler senin olsun. Pişirmek bi tık daha sıkıntılı, zira ben ömrümde pilav yapmamış biri olarak, enteresan bir pilav yapmaya çalışıyordum. Bundan sonra Emine Beder stayla devam ediyorum:

Önce zeytinyağını orta ateşte ısıtırken, içine ince doğranmış sarımsakları atıyoruz. Sarımsaklar yanmadı, ama bütün mutfak kebapçı gibi koktu diyene kadar devam ediyoruz çevirmeye. Sonra, kuşbaşı doğranmış tavuk göğsünü atıyoruz tavaya. Tavukları 1 2 dakika çevirsek yeter, amacımız tava sıcakken tavuğu bi sırlamavari çevirip, sonra pişme süresinde kurumamasını sağlamak. Sonrasında da domatesimizi ekliyoruz üzerine. Hem kavurma tavuk sahibi olmaktan kurtarıyor bizi, hem de güzel bir su bırakıyor. Domatesle beraber güzel doğranmış taze kırmızı biberimizi de atıyoruz.

 

 

Bu sırada diğer malzemeleri hazırlıyoruz. Küp doğramayı seven bir yapım var, herşeyi küp doğrarım diyor, alayına küp küp gidiyorum. Karidesleri de, kafaları kalacak şekilde ayıklıyorum, zira kafasız jumbo beni hüzne boğar. Ancak ne jambonun, ne balığın, ne de karidesin çok pişmeye ihtiyacı olduğundan, kendilerini bekletiyoruz kenarda, genç Semih gibi, her daim lazım, her daim hazır.

 

 

Önce domatesli tavuğun üzerine risotto pirincini koyuyoruz. Neden risotto pirinci derseniz, Melke hanım öyle istedikleri için öyle oldu, bi de pişiriliş tarzına uyabilir diye benim de aklıma yattı açıkçası. Sonra, sıcak tavuk suyunu üzerini kaplayacak kadar ekliyoruz. Tam bu sırada, köri, kırmızı ve kara biber, ve yakışacağını düşündüğünüz herhangi bir baharatı ekleyebilirsiniz. Resimdekinden biraz daha fazla tavuk suyu koyup, içine de biraz lime, veya limon eklerseniz şahane olur, ben atladım bu 2 detayı. Pirinçler suyu biraz çekince, eti butu, bulduğunuzu atın içine, karidesler hariç. Eğer istiridye gibi tırt birşey almasaydım da midye bulsaydım, onu da tam bu anda atıverirdim bu güzel karışıma ama heyhaat.. Şerefsiz istiridyelerde tarihi eser gibi pis bir kabuk olduğundan, güzelim pilavı çıtır çıtır yapar diye atmadım. Naptım, gittim çöpe attım sonunda, zira 3 gün durdular dolapta, sonra da ben İzmir yolları taştan yaptığımdan, gelince dolabı istiridye kaplı bulmamak için defettim kendilerini.

 

 

En son, artık pilavımız suyunu çekti çekecek derken, karides kardeşleri de bu mutluluk şölenine dahil ediyoruz. Bir süre sonra zaten ocağı kapatın bence, hem pirinçler iyice suyunu çeksin, hem de karidesler ateşle değil de pirinçlerin ısısıyla pişsin. Ve afiyetle yiyin. Yanında atraksiyon olsun diye Sangria falan da yapılabilir, ancak biz gayet kırmızı şarapla götürdük bunu. Tabi götüremedik, zira heyhüla gibi bir miktardı. Bu günden sonraki 3 gün boyunca paella yedim, ve ne yalan söyliyim, şahaneydi.

Tavsiyeler:

1- Balığı benden daha bol koyun. Lezzetli oluyor hakikaten.

2- Midye alın. İstiridyenin adı güzel ama kendisi işlevsiz. Çiğ yemek lazım o meredi, ondan da ben tiskiniyorum.

3- Biraz lime veya limonu kesin atın. Atraksiyonlu, mesela biberiye gibi baharatlarla da deneme yapabilirsiniz.

Afiyet olsun canlar =)

 

 

Filled Under: Yemek