Cana can veren blog okuyucuları. Az çok biliyorsunuz, ya da blogu takip ediyorsanız öğrendiniz ki ben yemek yemeyi seven biriyim. Hele bu yemekte et varsa oldukça hastası olan biriyim. Et yemeyi seven biri olarak, artık efsaneleşmiş Koba Sığırı lafını duydukça donut görmüş Homer Simpson gibi gğağağağağa yapıcaktım neredeyse. Dün benim bağyanla yaptığımız, artık resmen klasikleşen (evet klasikleşen, ukalalık olarak değil, trenden in, Bahnhofstrasse’den aşağı yürü, Sprünglilerden ufak birşeyler al, Swarovski’deki kristal gergedana bak vs vs tarzı, pek de değişmeyen bir rotamız bile var) turlarımızdan birinde, Mövenpick Cafe’ye oturduk. Genelde dondurma, bilemedin somonlu şeylerinden haz aldığım bir marka ve cafe Mövenpick. Bir dakika, fren. La çok ukala geliyorum kulağa di mi? Yani bunu okuyan yabancılar “pff ukala” der, tanıyanlar ise “pff ukala pezzevenk” der o derece. Ama amacım hakikaten bu değil. De amma açıklama yaptım, sanki sosyal sorumluluk projesiyle kurduk bu blogu daayt!
Neyse. Az önce tren istasyonunda inanılmaz birşeyler atıştırdığımız için, ki yazısı ayrı gelicek, ki bence hayatımda yediğim en lezzetli kompakt şey idi (merak uyandırırım acımam), bir şey söyleyip paylaşma arzusuyla oturduk. Menüye bakarken de Kobe lafını duyunca ya Kobe sığırı yiyoruz ya da Kobe Tai masamızda oynayacak diye düşünüp şen şakrak oldum. İlk seçenekmiş meğer, ki sığırın şanı o kadar yürümüş ki ben hayal kırıklığı yaşamadım öyle diyim.
Sadede gelelim, zira kafamdaki yazı uzunluğunu geçecek yoksa. Kobe Beef Burger söyledik, zira direk biftek olarak ellerinde olmadığını söylediler, ya da klasik Mövenpick aptal garsonuna düştük. Böyle bir sorun var Paradeplatz’taki Mövenpick Cafe’de, bahşiş alana kadar öküz gibi davranan, bahşiş alınca kapıya kadar gülümseyen, genelde etnik azınlıklardan, lan zenci işte, çalışanlar oluyor. Ya da bana paso eblehler düşüyor, ama 5 ay zarfında 4te 4 yapmam enteresan o halde.
Eti güzel pişirmişler, ama mükemmel değil. İnsani hataların yanında, hayvani bir mükemmellik olduğunu söyleyebilirim. Kestiğin hamburger etinde, ki kıyma olduğu için kompozisyonu biraz daha farklı oluyor takdir edersiniz ki, acaip bir yağ dağılımı var. Tadı efsane güzel, ama efsane. Yani, hani ete et yedirmişler de, ekstra et tadı alıyorsun gibi. Ağzın yağla kaplanıyor ve bütün tadı alıyorsun, ama yağlı bir yemek yemiyorsun aslında. Ayrıca kayıtlara geçsin ki, hayatımda yediğim en pahalı hamburgerdi, bi süre de öyle kalır bence. 225 gram Kobe sığırı eti olan bir burgere 39,5 CHF verdim, yani paylaşmamış olsak, aç falan gitsem mazallah, burger yiyip popoyu bırakıcaz dükkanda. Haa yanında da kola içtik, kola cam şişede geldi, ama 350 ml idi, yani bizim içtiğimiz ufak camlardan değil.
Resimleri de bir süre içinde ekleyeceğim, o vakit daha enteresan olacak. Sizleri bir St. Gallen sabahından daha selamlar, esenlikler dilerim.