Ateşini Yolla Bana

Hakan Peker'den değil ama…

Hani biri vardır, dünya tatlısı, iyi niyetlidir. Yardım isteseniz eder, surat yapmaz, görünce selamdan sabahtan sakınmazsınız. Ama gel gör ki, sıkıcıdır bu adam arkadaş! Dünyanın en bayık, en alakasız konusunu açar, sanki Playboy Mansion’da geçirdiği haftasonunu anlatır gibi uzun uzadıya anlatır. Kesemezsin de, bilirsin ki kesersen küsecek. E sıkıcı bi adam olduğundan çok kanka da değilsindir, olamazsın zira ömrün elvermez, e çok kanka olmadığın için “e bi sus be adam ne kafa sevdin” de diyemezsin. Böyle uzar gider.

İsveçli bir arkadaş, isin orda herkesin soyadı Erickson mu denince yaklaşık 15 dakika süren bir soyadı tarihçesi anlattı, soyadı kanunu falan dahil buna. Ama bunu İsveçlilere sınırlı tutmayalım, kafamızı sevmek her millete mal olabilecek bir hareket. Hatta buna benzer bir Family Guy karakteri bile var, bakınız ki adı Buzz Killington.

Paylaşıyım istedim. Muck.

Temizlik

Posted by Yiit K. on Oca-31-2010

Evi temizliyim dedim arkadaş. Ne pis birşey yahu! Hani hakikaten pis, 50 metrekare evden 3 torba çöp çıkmaz di mi? Hani biraz daha yaşlı, emekli memur falan birşey olsam, çöp evde bulurlar beni, böyle gazete bloklarını bokla sıvarım, ev içinde kerpiç ev yaparım.

Neden böyle bir giriş yaptım? Zira tüketici değil üretici bir pazar günü geçirmek isteğiyle kalktım. Sabah, heryer kar, fakat hava günlük güneşlikti. Dedim bir mail bakar, iki farmville oynar spora giderim. Abartmıyorum, 40 dakikada o beni yatakta uyutmayan güneş gitti, yerine tipi geldi. Dedim madem uyandım, hadi birşeyler yapalım. Ders yaptım, üzerine evi temizledim, ve resmen akşam oldu.

Sizinle paylaşmak istedim. Aslında sizden ziyade, gelecekteki benle paylaşıyorum bunları. Mesela 10 sene sonra, 20′li yaşlardaki Yiit napıyordu diye buraları açıp okurum diye düşünüyorum. O yüzden gittiğimi yaptığımı yazdığım kadar, yapmadığımı da yazıyorum ki, tüüh eşşek herif, güzelim pazarı eve mi gömdün diye kendi yüzüme tüküreyim. Sonra da hatırlıyım ki buralarda pazar günü kiliseye gitmek dışında çok enteresan bir aktivite yok.

Şimdilik çüüzz. Ha yarın da tatil, bu gece bir film izler uyurum diye düşünüyorum. Bayıldığım şey, kalkma heyecanı telaşı olmadan yaydıra yaydıra boş beleş gece geçirmek zaten.

Plants Vs. Zombies

Posted by Yiit K. on Oca-30-2010

Bu aralar, boş vaktimin fazlalığı, dışarıdaki karın hayvaniliği ve dersler yüzünden ev insanı oldum. Ev insanı olmanın getirdiği şeylerden biri de, takdir edersiniz ki oyun oynama sevdası. Eski aşk Dota başta olmak üzere, birkaç yeni sevdaya düştüm. Bunlardan en acaip yaratıcı, ve kolay ulaşılabilir olanını size aktarmayı da bir şeref, bir görev, bir hööyk bilirim.

Plants Vs. Zombies, Bejeweled gibi Facebook’ta fenomen olmuş oyunları üreten Popcap Games’in bir bombası. Level dergisinin 95 puan falan verdiği yarmış bir oyun kendisi. Oyunun mevzuu, bahçenizi aşıp, evinize gelip beyninizi yemek isteyen zombilerden korunmak için bahçenize bitkiler dikmeniz. Bu bitkiler, zombilere bezelye atmaktan tutun kendilerini komple yutmaya varan hareketler yapıyorlar. Oyun ACCAİP eğlenceli, grafikler çok tatlı, ve espiriler şahane. Zombiler arada mektup atıyor, akşama yemeğe gelicez, kola getiriyoruz, beyinleri hazır edin tarzı, resmen kıkırdıyor insan.

İçindeki çocuğu zombilerle beslemek isteyenlere, bilgisayar karşısında sıkılıp birkaç saatini geçirmek isteyenlere, “abi bi oyun ver, bikaç gün kitlesin beni, çok keyif alıyım” diyenlere itinayla tavsiye edilir.

Bu güzide oyunu temin edebileceğiniz adres: http://www.popcap.com/games/pvz/ . Parasız oynamak istiyorum diyenler için, torrent sitelerinde, içinde cracki olan versiyonları varmış sanırım, ama ben öyle şey yapmam, hukuka saygım sonsuz, Popcap Games avukatlarına da selam ederim.

Dün yazacaktım bunu, ancak nassı zor geldi nassı zor geldi, eve geldim, Al Bundy gibi çöktüm koltuğa, ama TV izlemek yerine DOTA oynadım. Bir de basiretsizlik, 5 oyun atıp birini zor aldık, onda da sinir krizi geçirecektik zaten. Neyse, Skype ile dota attığımız maceralar başka bir güne. Bugünkü konumuz kar.

Kar, havadan yağan, katkısız ve aromasız dondurmaya verilen ad. Külah olarak da yağabiliyor, çatılardan düşüyor falan, ama lezzetli değil, can alıyor. Dün sabah 6 sularında başlayan kar, akşama kadar devam etti. Bugün de sabah biraz atıştırdı, ve şu anda hava -9 derece civarında takılmakta. Yarından itibaren de, 2 3 gün kesintisiz yağacak şekilde başlayacağını söylüyor meteoroloji.

Hayatı boyunca İzmir’de yaşayan biri olarak şunu söyleyebilirim ki KAR İS AVVSIM! Şahane birşey ya. Böyle derdin tasan bir kenarda kalıyor, büyülü bir ortam oluyor, hele çok yağan taze kar ne deli güzellikte birşeymiş ya! 100 dolarları pipet yapıp burnuma çekicem, o kadar güzel bir görüntü. Yukarıdaki resimler de, saat 10 küsür civarlarında çekildiler, yani 5 saatlik falan kar etkisi.

Sevgilim anam eşim dostum gelse de bi kayak yapmayı öğrensem beah!

Skype Candan Öte

Posted by Yiit K. on Oca-25-2010

Gavur ellerde insan arkadaşla, eşle dostla görüşmek istiyor. Aranmak, aramak istiyor. Hadi gözünü karartıp 2 3 sen aradın, konuştun, ses duydun. Elalem göt olmuş arkadaş, aramaz, burda türksel avea parası verir arar, ama yurtdışı sanki çok pahalı gibi aramazlar. Canları sağolsun, taş yerinde ağır, elalem dışarlara gitti mi ben ararım, ayrı mesele. Ama herkes ben değil. Dediğim gibi alem göt olmuş aga.

Allahtan Skype gibi birşey var, ki kodlarına tapasım, interface ini yiyesim gelir öyle güzel. Gavur ellere düşen nice arkadaş da deli gibi bu programa düşüyor. Geçen bir İzmir bir Amerika bir de bendenizi katarak konuşma yaptık da, gerçekten beleş olmasının verdiği etkiyle de, ses billur gibi geliyor arkadaş! Cuma akşamı rakılı skype toplantısı yapma kararı aldık, artık ne ayak yapar da cayarız ondan Allah biliyor tabi.

Ha bu arada sevgiliyi yolladım İstanbula. İşin garip tarafı, soğuk ama güneşli bir İsviçre’den sonra kardan yolları kapanmış bir İstanbul’a gidiyor. Yarın da burada hava -9 civarıda düşecekmiş. Bu kızda bi iş var ama çıkaramadım…

Gözlerinizden öper, hayırlı günler dilerim.

Cumartesi Cumartesi Okula Gitmek

Posted by Yiit K. on Oca-24-2010

Ben devlet üniversitesinde okudum. Devlet üniversitesinde, bırak haftasonu okulda ders olmasını, genelde derslikler falan bile açık olmaz. Baya kapı kilitlidir, sınıfta defterin kalırsa sıçtığının resmidir yani. Özelde okuyan arkadaşlarımın “off yeaa bu cumartesi akşam 6ya sınav koymuşlar” laflarını hep dalga geçme aracı olarak kullandım. Tefe koydum, taşşak geçtim, sınavlara girilmeden 10 dakika önce Sir Winston’da çay içiyorum diye mesaj attım. Darısı başımaymış.

Seçmeliler bloklar halinde alınıyor. Evet, resmen blok halinde alıyoruz seçmelileri. Pazartesi cumartesi arası 5-6 gün, 4er seans halinde kütür kütür bir sömestırın çalışması yükleniyor bize. Bana koyan, yoğunluk değil, cumartesi.

Nefret ediyorum lan! Hani bir de Mörfi kuralları vardır, abimiz ne demiş, bir iş ters gidecekse gider aga! Cumartesi akşam 5′e kadar dersim var ya, hava günlük güneşlik. Bildiğin masmavi ama. Resmen camdan dışarı bakıp “meehhh…” diye hayal kuruyor insan. Sonra aklına verdiği para falan geliyor da derse direk kurt gibi konsantre oluyor. Para yaman birşey.

Bugün pazar. Tatil. Hava bulutlu. Meeeh…..

Kobe Sığırı Yedim

Posted by Yiit K. on Oca-21-2010

Cana can veren blog okuyucuları. Az çok biliyorsunuz, ya da blogu takip ediyorsanız öğrendiniz ki ben yemek yemeyi seven biriyim. Hele bu yemekte et varsa oldukça hastası olan biriyim. Et yemeyi seven biri olarak, artık efsaneleşmiş Koba Sığırı lafını duydukça donut görmüş Homer Simpson gibi gğağağağağa yapıcaktım neredeyse. Dün benim bağyanla yaptığımız, artık resmen klasikleşen (evet klasikleşen, ukalalık olarak değil, trenden in, Bahnhofstrasse’den aşağı yürü, Sprünglilerden ufak birşeyler al, Swarovski’deki kristal gergedana bak vs vs tarzı, pek de değişmeyen bir rotamız bile var) turlarımızdan birinde, Mövenpick Cafe’ye oturduk. Genelde dondurma, bilemedin somonlu şeylerinden haz aldığım bir marka ve cafe Mövenpick. Bir dakika, fren. La çok ukala geliyorum kulağa di mi? Yani bunu okuyan yabancılar “pff ukala” der, tanıyanlar ise “pff ukala pezzevenk” der o derece. Ama amacım hakikaten bu değil. De amma açıklama yaptım, sanki sosyal sorumluluk projesiyle kurduk bu blogu daayt!

Neyse. Az önce tren istasyonunda inanılmaz birşeyler atıştırdığımız için, ki yazısı ayrı gelicek, ki bence hayatımda yediğim en lezzetli kompakt şey idi (merak uyandırırım acımam), bir şey söyleyip paylaşma arzusuyla oturduk. Menüye bakarken de Kobe lafını duyunca ya Kobe sığırı yiyoruz ya da Kobe Tai masamızda oynayacak diye düşünüp şen şakrak oldum. İlk seçenekmiş meğer, ki sığırın şanı o kadar yürümüş ki ben hayal kırıklığı yaşamadım öyle diyim.

Sadede gelelim, zira kafamdaki yazı uzunluğunu geçecek yoksa. Kobe Beef Burger söyledik, zira direk biftek olarak ellerinde olmadığını söylediler, ya da klasik Mövenpick aptal garsonuna düştük. Böyle bir sorun var Paradeplatz’taki Mövenpick Cafe’de, bahşiş alana kadar öküz gibi davranan, bahşiş alınca kapıya kadar gülümseyen, genelde etnik azınlıklardan, lan zenci işte, çalışanlar oluyor. Ya da bana paso eblehler düşüyor, ama 5 ay zarfında 4te 4 yapmam enteresan o halde.

Eti güzel pişirmişler, ama mükemmel değil. İnsani hataların yanında, hayvani bir mükemmellik olduğunu söyleyebilirim. Kestiğin hamburger etinde, ki kıyma olduğu için kompozisyonu biraz daha farklı oluyor takdir edersiniz ki, acaip bir yağ dağılımı var. Tadı efsane güzel, ama efsane. Yani, hani ete et yedirmişler de, ekstra et tadı alıyorsun gibi. Ağzın yağla kaplanıyor ve bütün tadı alıyorsun, ama yağlı bir yemek yemiyorsun aslında. Ayrıca kayıtlara geçsin ki, hayatımda yediğim en pahalı hamburgerdi, bi süre de öyle kalır bence. 225 gram Kobe sığırı eti olan bir burgere 39,5 CHF verdim, yani paylaşmamış olsak, aç falan gitsem mazallah, burger yiyip popoyu bırakıcaz dükkanda. Haa yanında da kola içtik, kola cam şişede geldi, ama 350 ml idi, yani bizim içtiğimiz ufak camlardan değil.

Resimleri de bir süre içinde ekleyeceğim, o vakit daha enteresan olacak. Sizleri bir St. Gallen sabahından daha selamlar, esenlikler dilerim.

Sabah Sabah Temizlik

Posted by Yiit K. on Oca-20-2010

Eğer aylaksan, ve sevgilin geleceği halde temizlik yapacak vakit yaratamıyorsan, ve sevgiline de “hayatım evi bok götürüyo ama noolur kusura bakma” diyorsan, o da tamam napalım kader diyorsa, ama yine de için rahat etmiyorsa, sabah 7de kalkıp temizlik yapmak gibi bir durumla başbaşa kalıyorsun. Tatsız mı tatsız bir durum, hatta vaktinin kalmadığına delalet eden saat geçişlerine gebe, zira okul var işin ucunda, kaçırılmayacak dersler var.

Allahtan gece gerizekalılığına bir nokta koyup erken yatıyorsun da sabah kalkıp temizlik yapıyorsun. Di mi Yiit? Di mi aptal evladım? Nefret ediyorum arkadaş ev işlerinden ya! Neyse, az daha salonu toparlıyım, duş alıp çıkıcam. En güzeli duş alıp çıkmak zaten, dışarısı -3 derece olunca tadından yenmiyor. Ha bi de sabah baş ağrısıyla kalktım, onu da söylemiş miydim? Belki de aylardır yattığım en erken saatte yattım, uyku şahane vesaire, ama mal ülkenin yastıkları o kadar ebleh ki, yanlış bir pozisyonda, boyun ağrımasından dolayı küt başa vuran ağrılar yapıyor. Gümrükte açıklayabilecek olsam yastığımda gelicem resmen ya.

Dayt. Salon beni bekler. Siz de beni bekleyin. Ben sizi bekliyorum valla, dükkan hep açık.

İsviçre’ye Geri Döndüm

Posted by Yiit K. on Oca-18-2010

Beklediğimden uzun bir tatilden sonra İsviçre’ye geri döndüm. 19 Aralık’ta adım attığım şehrim İzmir’den 16 Ocak’ta ayrıldım. İşin geyiğine kaçayım, ehüehei bi senedir İzmir’deyim diyeyim bari.

Uzak kalmışım yazmaktan. Eğlenceli birşeyler yazayım istiyorum. Yazayım o halde. Hostesleri seks objesi olarak görüyorum mesela. Anlatılan hikayelerden midir, dar alandaki kısa paslaşmalardan mıdır, madem ki hostes, istemeden vermeli tarzı bir anlayışla bakıyorum olaya. Sanırsın uçak kerane, pilotlarda şambali satıyor. Ama bilinçaltı işte. Onun dışında Alplerin üstünden uçmak acaip keyifli. İzmir üzerinden geçerken de nice Alp’in üzerinden uçmuşumdur aslında ehihi (2. strike). Bayağı yüksekte olduklarından sanırım, bulurlar kesiliyor ve tertemiz bir manzarayla uçuyorsun. St. Morritz’in üzerinden geçtim sanırım, resmen – bilmemkaç derecede kar içinde ama pırıl pırıl güneşle muhteşem bir vadi.

Gelir gelmez fondü yedim bi de bunu söyleyeyim sizlere. Kendim yapıyorum fondüyü. Resmen lezzetli oluyor. Ayrıca buranın en sktiriboktan ucuz peyniri olan fondü peynirinin Türkiyemde acaip pahalı olması, şenlikler içinde fondü yenilmesi falan garip geliyor artık bana, ki tamamen ukalalık. Geçen sene ben de fondü yemekten aşırı haz duyuyordum, artık evde yapıyorum. Tarifi de vericem, ki gerek bile yok, biraz mantıkla yapılabilen bir yemek.

17. kez karar veriyorum ki düzgün yazacağım. Yazmam lan ahahah siz beni biliyosunuz, ama artık bilgisayarımla sevişmeye geri döndüğüm için heralde daha çok yazarım. Malum, üniversite öğrencisi dediğin bilgisayar insanı oluyor bir yerde.

Öpüldünüz canlarım. Gideyim bir aydır biriken borçlarımı ödiyim. Hayat bensiz de devam etmiş, insan bekler terbiyesiz herifler ya!

Kayekkad Derneği

Posted by Yiit K. on Oca-8-2010

Dün karşim MeGu ile geyik yaparken böyle bir dernek aklıma geldi. İşin komiği, kulağıma gerçekten ciddi bir dernek adı gibi gelen bu harf sinsilesi, aslında Kaymaklı Ekmek Kadayıfının ilk hecelerinden başka birşey değil. Aslında çevremizdeki birçok karizma şirket ismi, bankalardan ufak dükkanlara kadar, böyle ufak salak lafların kıçı başı alınarak yapılıyor. Şaşırtırı olanı da, bu lafların açılımı öğrenilince genelde o şirket bir benimseniyor, sanki hayat hikayesi öğrenilmiş, daha bizden biri olmuş gibi. E o halde Kayekkad niye olmasın sorarım size?

Canım da kayekkad çekiyor ama. Derneğini de kurarım gerekirse.