26 Mayıs 2011

Alaçatı Karina Balık Restaurant

Alaçatı, İzmir’liler için biraz efkarlı bir yerdir genelde. Çok değil 10 sene önce bildiğiniz ahır, köy evi falan olan yerler, şu anda milyon avrolar eden birer rustik malikane oldular. Bahçe malzemesi, veya domates biber gibi şeyler almaya pazarına, ya da naylon barakalardan yola çıktığınız rüzgar sörfü yapılan koyuna gidilen enteresan, bakir bir yerdi burası. Artık, İstanbul’lular da sağolsun, Türkiye’nin gözde ve kazık yerlerinden biri haline geldi.

Bütün gün denize dalıp bir kısım balık vurduktan sonra bir tanıdığın oğlunun balık lokantasına davet edildik Alaçatı’ya. Meşhur Tuval Restaurant’ın yanındaki yerde, Karina diye, fazlasıyla Yunan tavernası havası verilmiş biyer yapmış, zaten evler eski Rum evleri, bembeyaz kireç duvarlara mavi sandalyeleri atınca olmuş kalimera kalispera. Güzel mezeler, hafif hafif arkadan verilen Yunan müzikleri, klasikleşmiş tatlı Ege esintisiyle taze balıklar, bolca kalamar, mezeler, ve tabi ki eski lezzet yeni Rakı. Karşımda ne zamandır görmediğim annem babam da olunca, şahane bir akşam geçirdim.

Kısaca bağlayacağım, çok bitkin bir gün geçirdim zira. Fiyat performans olarak, özellikle Alaçatı ortalamasına bakarsak, ortalığı yıkıp geçiren bir yer olmuş. Soğuk meze 6 lira desem, Tuval’i yanında Alaçatı’dasın desem, heralde mesajı alırsınız. Lezzetler çok güzel, babamın senelerdir tanıdığı olan Balıkçı Hasan’ın eski ustasını getirip ortak yapıp mutfağa sokmuşlar, adam da ahtapotta kalamarda balıkta ne öğrendiyse döktürüyor, öttürüyor. Ben şahsen balık yerken denizi görmek isteyen bi herifim, ama Alaçatı’ya da balık yakışıyor hakkaten.

Öpüyorum.

Karina Balık Restaurant

Kemalpaşa Cad. Ara Sokak No:6 Alaçatı Çeşme

Tel: 0232 716 9155

 

Filled Under: İzmir, Mekan, Yemek

23 Mayıs 2011

İzmire Gidiş, İzmirden Dönüş

İnsan şehrini de ailesini de çok özlüyor sanırım.

Çok güzel bir 5, sürprizli de bir 6. gün geçirdikten sonra döndüm İstanbul’a. Çeşme, Alaçatı, hele ki evim, hele ki ailem, hele ki köpeklerim. Son anda beklenmedik sebeplerden bir gün de gecikince neredeyse bir haftaya bağlıyordum kalışı.

E bu bir hafta zarfında gerek internetin göçmesi, gerek de böyle güzel zamanlarda internete pek zaman ayıramamam sebebiyle burası biraz ilgisiz kaldı, bahçeyi ot bürümüş, elalem gelip arazime kavun falan ekmiş. Kovaladım insanları, temizledim otları, yakında güzel güzel yazılar da gelir. Ama şimdi biraz iş yapmam lazım, ki bütün vücudum uyku isterken, Cadde’de Fener’im için ortalık ayaklanırken, benim kendimi salonuma kitleyip iş yapmaya çalışmam biraz zorluyor beni. Neyse, her güzel şeyin biraz sıkıntısı da oluyor, yazın yediğimiz hurmalar kışın tırmalıyor işte =)

Görüşürüz.

 

Filled Under: İzmir

16 Mayıs 2011

Emek Cafe, Vol: II

Şimdi sizlere, bu aralar Melkem ile favori kahvaltı yerimizden bahsetmek istiyorum, deminki yazı hiç olmamış, yaşanmamış gibi.

Şimdi Sarıyer’e yakın bir yerde yaşıyorum. Denize 200 metre falan, sağı solu orman (ve bir kısım da çingene mahallesi) bir sitedeyim. Takipçilerim ve arkadaşlarım da bilirler ki, yemek yemeyi ve yürümeyi çok seven bir bünyeyim. Melkemi de çok seven bi insanım. Bütün bunlar birleşince, bizim haftasonları yürüyerek kahvaltıya gitmemiz kaçınılmaz oluyor tabi.

Bizim evden başlayıp Beşiktaş’a kadar giden sahil yolu, belki de dünyanın en güzel yollarından biri. Yanından geçen binlerce arabayı saymazsan, Sarıyer’de 2011 yılında hala denize dökülen kanalizasyonu saymazsan, 29′lu sevimli gruplar halinde gezen, saçı başı yağ jöle içinde, hepsinin telefonu aynı marşı çalan sikkostar bebeleri saymazsanız aslında dünyanın en güzel yolu bu. Muhteşem saraylar, korular, yalılar geçiyorsun, yanından Boğaz akıyor, aldığın nefes Karadeniz’in muhteşem oksiyeniyle dolu, dalga sesleri içinde, balıklarla dolu bir yol burası.

İşbu yolu bir saat kadar tempolu yürürsek, Yeniköy denen inanılmaz güzellikteki semte geliyoruz. Bazı hırsız başbakan eskileriyle meşhur olan bu semt, gerçekten hem boğazın dibinde olup, hem de trafiğin falan İstanbul standardına bakarsanız bomboş olduğu bir yerdir aslında. Burada, denizin kenarında, 1950′lerden kalmış süper şirin bir kahvaltıcı var: Emek Cafe. Geçtiğimiz yıllarda, yandaki yalının davası üzerine kapalı kalan, ama yeniden sevdikleriyle buluşan bu yerin biz hastasıyız resmen. Garsonlarının saçları bile eski stil kalmış, efendi insanlarca çalıştırılan, lezzetli, ve Yeniköy’de boğazın dibinde olmasına rağmen ekonomik de olan bir yer burası.

Kahvaltısı standart, hatta Altınoluk standardına alışkın İzmir’li Yiit K. için biraz hafif bile. Ama herşeyi lezzetli, eğer özel gelmiyorsa herşeyi Pınar marka olan bir düzeyi tutturmuşlar gidiyorlar. Temiz havada güzel bir yürüyüşte hararet yapan bünyeler, gölgede kalan Boğaz kenarında serinlerken, bir yandan da tam demli çaylar hüpürdeniyor. Bal kaymak, yanında 2′şer çeşit peynir ve zeytin, domates hıyar söğüş de derken insan doyuveriyor.

Gidin, görün, yiyin. Emek Kafe candır.

 

Filled Under: İstanbul, Mekan, Yemek

16 Mayıs 2011

Emek Cafe

Ki bence Kafe, hatta Emek Kahvesi’dir buranın adı. Zira, tarihiyle, eski usüllüğüyle bu kadar övünen bi yerin Cafe olmasını beklemem ben.

Ancak başlangıcın aksine, ben buranın hastasıyım.

Birkaç cümle ve enter daha yapsam Yılmaz Özdil sanacak beni insanlar…

Sanarlar….

….

Lan yazamıyorum! Ciddiyeti kaçtı yazının!

Sokarım böyle işte ya. Sil baştan alıyoruz tornistan..

Tan….

An…

N….

…………….

YILMAAAAZZZZ!!!!!!!

11 Mayıs 2011

Dükkana İsim Bulamamak

Türkiye’desin.

Dükkan açacak paran var.

E ama hiç mi bi düşünebiliten yok? Hiç mi bi can arkadaşın panpan yok uyarmıyolar mı seni, Türkiye genco buralar, bu nası okunur biliyo musun sen demediler mi sana? Yani mesela vitamin barı açacaksın, diyosun portakal suyu falan satarım, C vitaminine boğarım insanları, e dükkanın adı “C-Kick” olsun mesela diye mi geçiyo aklından?

Tamam ben art niyetli adamım, yanımda da kuzen var o benden fena, kişibaşı 7000′er kalori falan aldığımız bir günde karşıma çıkmanın da sıkıntısı var ama…

Bence hatalı isim. Doğal ama en azından.

Filled Under: İstanbul, Mekan

07 Mayıs 2011

Donut G.tü

Çok arada kaldım bu yazıyı yazarken çook.. Yani aklıma birbirinden kötü espiriler, laf cambazlıkları, şakalar komiklikler geldi başlıkla alakalı, ancak içimdeki gazeteci, şok edici başlıktan yana karar kıldı. Alternatif olarak “Masayı Doughnut’tık” kullanacaktım, yazdım da ama son anda kaybettik güzelim başlığı.

Hayvan Kuzen ile beraber (güzel isim, zira o da benden bahsederken Hayvan  Kuzen diyebilir, resmen böyle markalaşabiliriz) bir haftasonu klasiği geliştiriyoruz. Hava güzelse, biz de boş beleşsek, İstanbul’da 5 6 saatten az olmamak kaydıyla yürüyüş turları yapıyoruz. Kah başlıyoruz Kadıköy’den, Bağdat Caddesi’ni 3 4 kere turlayıp ordan Kalamış’a yürüyoruz (Ah Kalamıııııış’taaaağğ diye bağırmayan bizden değildir), ordan kaptırıp Fenerbahçe Parkı, Moda falan çıldırıveriyoruz, kah gidiyoruz Karaköy’de başlayıp İstiklal gezisi üstüne Beşiktaş, Ortaköy, Bebek hattında çıldırıyoruz. Gezilerde insan gibi yürümediğimizden, insan gibi yemiyoruz da. Ya da tam tersi. Bilmiyorum. Zaten kuzenle genelde insanlıkla çok alakalı işler de yapmıyoruz, o konuda bi değişiklik yok yani.

Son gezilerden bi tanesinde, ayaküstü bişeyler atıştıralım diye 12′li Krispy Kreme söyledik, yanında da kahvesiyle. Bu kalori cümbüşünü tüketirken, hiç beklemediğimiz bir anda, hiç beklemediğimiz bir şey gerçekleşti, ve biz doughnut’ın götünü gördük arkadaş! Bi an şaşırsak da, doughnut ile aramızdaki bu muazzam benzerlik, gözlerimizi yaşartmadı değil…

Kendime şaşırdım kaldım lan… Şu punchline için ne paragraf falan yazmışım. Neyse, yarı yolda zaten fikir değiştirdim, komple geziyi yazmaya karar verdim. Bi soraki yazıda okursunuz artık. Öper.

Filled Under: Yemek

04 Mayıs 2011

Might & Magic Gökyüzü

Orta bir miydi, yoksa orta iki mi… Tam hatırlamıyorum açıkçası ne zaman ilk PC alındı evimize. PC diyorum, çünkü benim için bilgisayar Amiga’ydı o zamanlar. Ben doğdum doğalı evimizde olan, abim arkadaşlarını falan getirdikçe Sensible World of Soccer oynadığımız, kuzenime ve bana ilk nicklerimizde esin kaynağı olan Super Frog gibi oyunlarla joystick kırmalara doyamadığımız, olmayan ingilizcemle “investigate ne demek abi” diye kafa eti yiye yiye, belki de sağlam İngilizcemin temellerini atmamı sağlayan Pirates! (insanın Pilates tarzı okuyası geliyo di mi) oynatan güzelim Amiga’mı aldatmak kolay olmamıştı. Ancak zamanla, ilerleyen grafik ve işlemci teknolojisine ayak uyduramayan Amiga, güzel ve tatmin edici oyunlar üretememeye başladı, disket teknolojisinin CD’ye mağlubiyeti ise üstüne tüy dikti herşeyin.

Ben ortaokuldayken alınan PC’de deliler gibi bilgisayar oynamama vesile olmuş oyunlar vardı. Ki hala kuzenle falan bi araya geldiğimizde yad ederiz. Worms 2 olsun (hızlıca oku, sen de belki anlarsın), Outlaws denen maymun kollu amcanın oyunu olsun (Where are you Marshall? You are outnumbered Marshal!) deli kitlemişti. Grafikleriyle gerçekten beni büyüleyen Twinsen’s Odyssey ve uçan dinomuz da hayran bırakmıştı kendine, ya da sadece müziklerini dinlemek için bile oynanabilecek efsane Monkey Island serisinin bence en sağlam oyunu Monkey Island 3: Curse of the Monkey Island, Amiga’yı hızla unutmamıza sebebiyet vermişti.

Bu oyunlar arasında, 2010 yılında bile oynadığım oyunlar var aslında. Bunların başında ise, ne zaman bi hafta boş vaktim olsa sardırmayı düşündüğüm, bence dünyanın en özgür, en kapsamlı, en sardırıcı single player oyunu olan Might & Magic 6: The Mandate of Heaven gelir. Okul çıkışı, korsan oyuncudan aldığım günü bile hatırlarım. O zamanlar korsan bile pahalıydı, 2 CD’lik olan bu oyunu 5 milyona almıştım, ki o yıllar ve o yaş için iyi paraydı. Sahte oyunlar da kaliteliydi o zamanlar, CD kapakları komple renkli şekilde fotokopilenirdi, oyunu install ederken kapağı da tuvalette okurduk. Her neyse. Bu oyun, bir iki ay boyunca, okuldan eve giderken aklımdaki tek şey olmuştu. Hatta okulda bile karakterlerimi düşünür, questleri nasıl yapacağıma kafa yorardım. Roderick the Paladin’in “Greetings and salutations” demesi, bana hala birçok e-postamda kullandığım greetings lafını miras bırakmıştır. Zoltan the Sorcerer’ın vampiric özellikleri olan Mordred’le düşmanlardan can çekerkenki pislik sırıtışı da gözlerimin önünde. Eve gelir gelmez ya ben kuzeni arardım, ya o beni, kulaklarda telefon, yanyanaymış gibi saatlerle oynardık oyunu, bazen Minatour King keser coşardık, bazen bulduğumuz hayvani Artifact veya Relic’lerle sidik yarıştırırdık. O ilk oynadığımız sene, aylarca oynamamıza rağmen oyunu bitirememiş, ama 200′lü levellara yaklaşmış, paslı çakıyla dragon öldürür azmanlığa erişmiştik.

Nerden mi çıktı bunlar sabah sabah… Geçenlerde gördüğüm bir manzaradan çıktı. İşten eve geldiğim saatlerde, çok da yorgunken, kafamı gökyüzüne çevirmemle bi garipsedim kendimi. Nasıl garipsemem ki, yıllar yılı oynadığım oyunda, ekranım yukarı kaymış da o büyülü evrenin gökyüzüne bakıyorum gibi oldum. Oyunu oynayanlar, zaten resimdeki görüntüleri tanıyacak. Oynamayanlar ise bu yazıdan birşey anlamayacak. Dünya 2ye ayrılır derler zaten, Might and Magic 6 oynamış olanlar ve olmayanlar. Hobbit falan halt etmiş o derece.

Filled Under: Oyun

30 Nisan 2011

Miss Crazzzy Sushhhi

Hazır mekan ve Sapphire demişken.

Melkem bana sürpriz yapmış, hem adı enteresan, hem bu aralar obez bir fok performansından sushi yediğimi gözlemlediği için, şehirfırsatıvari bir atraksiyondan böyle bir hediye almış bana. Gidek yiyek dedi, piki dedim. Kısaca da gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle mekan, İstanbul’un yeni sansasyonu olmaya aday Sapphire’in alttaki AVM kısmında 2. katta köşede. Bunun güzel yanları da var, kötü yanları da tabi. Güzel, çünkü çok şov bir binanın köşesini komple tutmuşlar, çok ferah bir mekan, oturma düzeni, barı, ufak da olsa restoranın kendi içi gibi duran kısmı çok şık. Kötü yanı ise, öncelikle manzara bok gibi, direk iğrenç Levent trafiğine çok yakın bir mesafeden bakıyorsun. Diğer bir kötü yan ise, en nihayetinde food court’tasın abi, yani sushi ye sake iç 200 lira hesap ver ama karşında Subway falan yiyolar insanlar? (ki yer yer bi tık daha lezzetli bile gelebilir insana, lan soğuk balık kıçına bu parayı verene kadar karşıda bi ekstra hindi göğüslü subway melt mi kayaydım diye… Subway Melt…. gğağağağağaaaa). Ayrıca yine bu sebepten, kendi ambiyansını kuramıyorsun, ne müzik, ne çevre tasarımı, ne gürültü seviyesi ve alakalı alakasız anonslar hakkında bir tasarrufun yok mekan olarak.

Neyse, mekan düzeni ve yeri 10 üzerinden 4 alsa iyidir yani. Eğer AVM’de şampanya içmek bana göre diyorsanız, 6 da verilebilir.

Gelelim yemeklere. Bizim aldığımız set menüde Yosun Çorbası, salata ve California Roll olsun, toro falan olsun 14 parça sushi vardı. Yetmeyeceği için de menüden de biraz ekleme yaptık. Ortaya Somon Tartar, sushilere de ek olarak bir Rainbow Roll söyledik. İçecek olarak da, Melkehaanım’ın çok sevdiği Bellini’de karar kıldık.

Yosun çorbası bir rezaletti. Yani hani Kordon’da gezersin, arada çok yoğun bir yosun kokusu suratına çarpar ya… İşte o kokuyu sıcak sıcak içtiğini düşün. Yani ilk yudumda biraz et suyu tadı alır gibi olurken hooppp Kordonboyu ağzından içeri. Yani ömrüm Çin restoranlarında geçti (orası Japon falan demeyin ağzınıza vururum), hatta bir ara babam ortak bir restoran bile açtı, ancak ben, o beleş olduğu zamanlarda dahi gidip de yosun çorbası falan salak saçma şeyler içmedim, o yüzden itiraf ediyorum, nasıl olması gerektiği hakkında bir fikrim yok. Belki de çok nizami yosun çorbasıdır, ama benim midemi bulandırdı, ve 2 kişi bi tas çorbayı bitiremeyip geri yolladık. Somon tartar, adından da anlayabileceğiniz gibi, Fransa’nın nice genci kusturmuş rezil çiğ kıyma yemeği tartarın somonya yapılanı. Ben, hayatımda 2 3 kere tartar yemeye çalıştım, hepsinde mide bulantısıyla attım. Bu farklıydı. Zaten somon çiğ yenebilen bir nesne olduğundan mütevellit, üzeri çıtır soğancıklarla kaplı, bolca şeker yedirilmiş balzamik sosla servis edilen bu ara sıcağa (soğuğa?) hayran kaldım. Çok ağız dolusu yenmeyen bir sunum olduğundan, porsiyonu da çokça geldiğinden az biraz arttı ama gerçekten her lokmasında keyif aldım, cennetten çıkma bir lezzet: somon tartar diye yemekteyiz ebleğinin sesini duyar gibi oldum.

Sushilere kısaca değineyim, enteresan birşey yok zira. Güzel, Sushico’dan bi tık güzel ama. Yani Sushico 7* ise, burası 7.5*. Fiyat farkı da zaten o civarlarda, bi tık daha pahalı Sushico’dan. Yani artan performansa artan fiyat veririm diyenler için, güzel bir sushi tecrübesi sunuyorlar. Yanında gelen Bellini ise, heralde somon tartardan sonra en beğendiğim şey oldu, hatta yarısını içip anca foto çekebildik. Kötü de bir şampanya kullanmadıklarından, koyulan şeftali püresi de gerçekten güzel kıvamda olduğundan, görüntü olarak az biraz çoban olsa da lezzet olarak 10 numaraydı. Tavsiye edilir, gidip de içmeyen kınanabilir bile.

Eğer hem Sapphire’i gezerim, hem de meşhur bir şefin Uzakdoğu yorumunu denerim diyenler için gidilesi biryer. Gidip de beğenmeyen çıkmaz sanırım, ancak yosun çorbasından kaçın agalar bacılar. Öptüm sizi.

MISS CRAZZZY SUSHHHI
Kategori: Uzakdoğu Mutfağı
Adres: Büyükdere Cad. 4. Levent / İstanbul
Tel: (212) 268 83 33-34-35-36-37
Email: misscrazysushi@gmail.com
Filled Under: İstanbul, Mekan, Yemek

30 Nisan 2011

Sapphire Tower

Ne zamandır mekan anlatmıyordum, canım çekti.

Duymuş, hatta görmüşsünüzdür. Avrupa’nın en yüksek gökdeleni artık İstanbul Levent’te bizlere el sallıyor. 56 (yer altıyla beraber 66) katlı ve 261 metre yükseklikteki 250 milyon dolar maliyetli bu bina, klasik dikdörtgen gökdelen görüntüsünden uzakta olduğundan mıdır bilmiyorum, aslında o kadar da büyük gelmiyor insana, ta ki yanına gidene kadar. Terasında da 30 liraya panaromik bilmemne yanar döner şovlar, yok sanal helikopter gezileri falan var ama henüz ona vakit ayırmadığımdan bir başka yazıya diyorum.

Alt katları klasik alışveriş merkezi tarzı yapılmış. Birkaç sükse marka, birkaç sükse yemek yeri var. Benim asıl beğendiğim kısım, giriş katındaki butiklerin ve dükkanların, çok yüksek olmasa da asma kat tarzı şeylerle çift katlı dükkanlar olarak tasarlanması oldu. Neden bilmiyorum ama gözüme çok hoş ve ferah gözüküyor bu alışveriş katı. İç tasarım falan zaten yemiş bitirmiş, hakikaten bu kadar çok alışveriş merkezi varken hala güzel görünümlü, orjinal tasarımlar çıkması beni hem şaşırtıyor, hem de mimarlarına olan saygımı oldukça arttırıyor.

Daha da yalakalık yapmam safire. Gidin görün derim, hatta güneşli veya çok fırtınalı ama aydınlık bi havada gidip terasını da görün, ben ilk fırsatta onu yapmayı planlamaktayım zira.

 

Filled Under: İstanbul, Mekan

27 Nisan 2011

Sabah Erken Kalkmak Zor Zenaat…

Özellikle soğuk kış ve bahar günlerinde, hele bir de o güneş, sarı yüzünü bulutlar ardına gizlediyse, hayatın insana yüklediği belki de en zor görev sabah erken kalkmak olsa gerek. Vücudunun her hücresi, henüz soğumamış yatağa meylederken, tüm iradeni kullanıp o battaniyeyi kaldırmak… Naim Süleymanoğlu 100 küsür kiloları kaldırırken bu kadar zorlanmıyordur. Kaderin cilvesi işte, vücut bu kalkışlara öyle pis de alışır ki, haftasonunda da erkenden kalkmayı görev bilir, kıçını yırtarsın bi saat daha şekerleme yapmak için..

Bütün erken kalkanlara gelsin. Hepinize kolay gelsin.

Filled Under: İş Güç