İnsan dünyaya gelmeyegörsün, sittin sene yaşıyor. Durmuyoruz yaşıyoruz arkadaş, hani hayat kısa bik bik diyenlere sittir çekecek kadar yaşıyoruz. Ama hayatı yukardan izlemeyi tercih ediyoruz, “ohoo yaş 25 oldu aqüüü, 2 kere daha böyle yaşasak bitti gitti” diyor hayıflanıyor birçok kişi. “Baba yeaa düşün, senede 3 tane ortalamadan 150 tane daha Fener Gassaray maçı izlerük biter ömür” diyorlar. Ata verin. Ömre kuşbakışı bakan beyinler, kendi bakış açılarından mahrum şekilde, hızlı sarım hayatı izlerler.

——————————————————————————————————————————————

Ne kadar sert girmişim be =) Yine de kendime katılıyorum. Ben kendimi çok zorladım, çünkü hep “lan şimdi işe başlasak 5 seneye iyi para alırık haa”, “babazor şimdi rejime başlasak yaza fıstık gibiyiz haaa” şeklinde çok çok öne bakan planlardaydım. Güzel hoş ama eksik. Tamam, araba kullanırken ileri bakacaksın (Abim öğretmişti ilk direksiyona geçtiğim zamanlarda), ama öndeki aracı takip etmezsen de çarpmaktan evden yola gidemezsin.

Yaşamak lazım. İyisiyle, kötüsüyle hayat bir tecrübeler bütünü. En sıkıntılı anı bile hakederek yaşa ki, sıkıntın geçtiğindeki ferahlık beynindeki her gri hücreye kazınsın.

3. yazımı yazarak rekora gidiyorum bugün. Kısa kesiyorum o sebepten. Anı yaşayın. Bu saçma salak yazıları okurken bile anı yaşayın ki, hasbelkader iyi bir yazar okursanız o güzelliği tam anlamıyla yaşayabilin =) Seviyorum sizi, ciao.

 

24 Nisan 2011

Anlamını Yitirmek

Hayat çok acaip. Sosyoekonomik çevremiz dahilinde, birer absürd ahtapot gibi yaşıyoruz, gittiğimiz yerin dokusunu yansıtmaya, oranın en iyi şekilde parçası olmaya çalışıyoruz. Ben kendimi biraz sıkıntılı bir ahtapot olarak görüyorum tabi, hani gittiğim yere uymak şart ama, biraz da orası bana uysun diye sağdan soldan taş, kabuk falan toplamaya çalışıyorum sanırım çevreme. Mevzubahis bu çevre değiştikçe, insanın bakış açısı da, önem verdiği ve hatta vermediği şeyler de değişiyor diye düşünüyorum ben.

Değişimle birlikte, birçok şey anlam kazanıp kaybediyor da. İsviçre’den geldiğimden beri, ne zaman kilosu 120 liraya gravyer falan görsem sinirlenip veryansın ediyorum. Aynı semptomlar sevgilimde de var mesela. Halbuki atıl kalmış bir düşünce bu, eskiye ait bir sosyoekonomik ortamın sana verdiği şey. Biraz daha mantıklı bi ahtapot olabilsem, şartları kabul eder ve ona göre bakabilirim peynir reyonlarına.

Şu dakikadan itibaren bu yazıda bir bütünlük yakalayamayacağımı farkettim arkadaşlar. Kompozisyonda anlam ve hikayede bütünlüğü sevenler, farklı yerlere yelken açabilirler, alınmam gücenmem =)

Anlamını yitirmek mevzuna nereden girdiğimi söylemek istiyorum. Haftasonu, biriken bazı malzemeleri yazıp taslak olarak kaydetmek istiyorum. Hani domates lezzetliyken salça konserve falan yapmak gibi işte, vakit ve azim varken yazayım, hafta içi girer birer birer dökerim etekteki taşları. E tabi önce bi taslaklar bölümünü kolaçan edeyim dedim. Bir önceki yazı başlığı ve ilk cümle/paragrafı da dahil toplam 6 yazı buldum. Bir ikisini hala yazmak istiyorum, ancak diğerleri, anlamını tamamen yitirmiş.

18 Şubat 2010′da “Nassı Gebeşiyorum” demişim. Keşke şu anda da gebeşebilsen be Yiit K., keşke =) O zamanlar güzel ve bana uyar gelen bir yazı, şu anda gülümsetiyor beni.

“Yüksek Eğitimin Güzellikleri” diye ufak bir yazı atmışım 16 Nisan 2010′da. Kafamdaki fikirler bi tık daha farklı şu anda, paylaşırım ilerine, henüz çok taze…

Hatırlar mısınız, İzlanda’da bi volkan patlamıştı Ejoljüyülkflük müdür nedir. Dur gaz yaptım, tam adını bulucam şerefsizin. (Gugıl abiyle 4 dakikalık bir münazara sonrası) Evet ismi Eyjafjallajökull. Ki Gugıl transleyte sorunca da “Island Mountain Glacier” tarzı ebleh bir ismi olduğu ortaya çıkıyor. Bana sorarsan ağzında erikle “eyvahlar olsun” demeye çalışan adam tipi gibi geliyor (sanki böyle bi Umut Sarıkaya karikatürü mü vardı ya). Buna binayen bir yazı yumurtlamışım 20 Nisan 2010′da “Nedir Bu İzlanda’dan Çektiğimiz Arkadaş!” deyu. Volkanı ayrı, ekonomik krizde ülke olarak batmaları ayrı, öttürdü bizi be diye veryansın etmiştim. Güzel bi yazıydı aslında ama, atıl kaldı işte, bitti. Şimdi bekle bi 190 yıl daha da, bi daha patlasın volkan da, aynı anda İzlanda bi daha batsın da ohooo yaş o iş =)

Sildim artık bu taslakları. Silmeye elim tam gitmedi de, burada bahsettim biraz. Silmediklerimi zaten ufak tefek yazıcam, okursunuz gelirseniz. Elimde olsa size elektronik ortamdan çay çerez de sunarım ama teknoloji insanı bağlıyo bi yerde.

Öpüldünüz, kendinize iyi davranın.

 

Mutlu aile tablosunun falan, arkadan sarılan adam, yalan…

Bu kadarlık kısmı, yayınlanmamış taslaklar bölümüne bakarken buldum. Tarih 20 Ocak 2010′u gösteriyor. İsviçre’deyim o zaman, yanımda sevgilim, dağın başında karlar içinde 50 metrekare evdeyim. Ve bulaşık makinem yok.

Şu anda 24 Nisan 2011′i yaşıyoruz. Erken saatlerini hem de, zira bünyem fazla uyumayı reddediyo. Bok var bünye, hafta içi yarım saat daha uyumak için evladını kesersin, haftasonu oldu mu 42 yıllık memur gibi saat 8 buçukta ayakta. Bu günü, taslağın kaydedildiği 15 ay öncesiyle birleştiren şeyler var, ama başlığa binayen gelecek olanı halen bulaşık makinem olmaması =) Koca ev döşüyosun, para gidiyo zaman gidiyo bisürü, ama iş bulaşık makinesi almaya gelince cimriliğim tuttu nedense. Bi de şanslı herifim ben, İsviçre’deyken de bulaşıkların çoğunu sevgilim yıkardı, burada da o yıkıyor, yani aslında benim bulaşık makinem var, ama sevgilimin yok. Hoş, onun da aşçısı var, ben de aşçısız bi hayata alışmaya çalışıyorum, zira arkadaşımda kalırken kendisi de anası da aşçıydılar, yoğun iş temposunda kilo almayı başardım öyle bir ortamdı.

Kıssadan hisse çıkaralım o vakit. Bulaşık makinesiz iş yürüyormuş meğerse. Hem de baya iyi yürüyormuş. Bulaşık makinesi go home!

 

Filled Under: Serbest Dalış

23 Nisan 2011

Çok Acaip Bir Gece

Perşembe akşamı, ACI’dan eski bir arkadaşım, gel çıkışta iki tek atalım diye aradı. Kendisi güzel insanlardan, hani senelerce görüşmesen bile, oturunca geyiğin belini kırdığın türden. Dedi bir yer var, Sarıyer’de deniz kenarı salaş biyer, adı da Denizkızı. Fiyat performansı da şahane dedi, manzarası da güzel. Hadi dedim o vakit gidelim. Zira kısa zaman İstanbullusu olduğum için, benim bildiğim yerler az daha sokabilitasyon yapan yerler.

Her neyse, işten 5′te çıkıyormuş, o zaten beni biraz yıktı. Ben de zar zor 6 gibi çıktım ve yola koyulduk. Mekan Sarıyer’de, direk ufak liman gibi yere bakan sıra sıra balıkçılardan bi tanesi. Burger King’in ordan sahile vurdun mu direk yanına falan çıkıyorsun. İki katlı, daracık, belki 7 8 masalık biyer. Gittik, üst kattaki 3 masadan birine yanyana çöküverdik. Karşımızda balıkçı gemileri, direkleri dalgalarla sallanıyor, hava aydınlık, ama güneş artık yönünü tayin etmişçesine inişte. Masmavi gökyüzü, masmavi deniz, karşıda Anadolu Kavağı’nın güzel yeşil sırtları. 35′lik dedik, yarın iş var ne de olsa, ortaya manca dedik patlıcanlı, beyaz peynir söylemeden gelir zaten, köz kırmızı biber de candır, o da geldi peşisıra. Ardından, hani yoğurdun üstüne kupkırı kırmızı biberleri bütün bütün atarlar, atom derler, adamı girişte de çıkışta de oflattırır, o azap mezeden geldi. Kütür kütür yedik tabi, kötüye bişey olmaz diye.

Biz soğuklardan takılırken, yanımızdaki masaya 2 abi çöktü. Kafadengi oldukları belli adamlar, zira sigara içecek müdavimi olduğu cep kadar meyhanede, koca adamlar bizden izin alıyorlar. Afiyet olsun dedik, bal şeker olsun, astımım var ama sen sordun ya adam gibi, masayı yak sorun yok. Kazı kazancı geldi, tam alıcam, o sırada ayakta olan o abilerden biri kaptı 5 tane. 200 lira çıktı adama şaka gibi =) Biraz bozuldum, zira hem 200 lira ilaç gibi gelirdi şahsen, hem de ben kumarda pek kazanamayan tiplerdenim, enteresan olurdu çıksa bana =) 2 lira 1 lira falan biz de oyalandık aldıklarımızla.

Ara sıcaklar kalamarla karides güveç. Artık 35′liğin dibine geliniyo yavaş yavaş, yan masa da 50′liği devirdi. Başladık tabi ufak ufak atışmalar, şakalaşmalar. Bi bakmışız ki, yarım saat sonra paso muhabbet, paso sohbet. İsmi Mesut olan, Eskişehir menşeyli ve 200 liralık kazı kazan sahibi abinin yanında da dizüstü bilgisayar var. Açtı mı ordan keman taksimleri, Dede Efendi’ler falan. Haa, mekanın hakkı yenmesin, devamlı 60′lar öncesi musiki çalıyorlar, insan deniz güneş rakı müzik mest oluyor. Dizüstünün şarjı bitince, iş iphone’la şarkı bulmaya döndü. Onun da sesi az gelince, bi baktık ki Mesut Abi, Üsküdar Musiki Topluluğu üyesiymiş ve bize şarkı söylüyor! Fazla ağdalı, az biraz makamını şaşırarak da söylese, şarkı candır diye dinliyoruz. Karşısında Suat Abi, Konya’lıymış o da, veriyor ayarı inceden. Göksel de katılıyor muhabbete, mekan sahibi kendisi, en son bize koca kafa bi kofana getiriyor, bugün geldi diye, çok da iyi fiyat çekiyor, yanında bi 20′lik ile söylüyoruz kofanayı.

Akşam 10 olmuş saat bu arada. 2 tek diye girip 3 buçuk saattir oturuyoruz. Melikem de okuldan çıkıp bize katılıyor. Onunla beraber, az sonra 70′lerine yakın bir teyze geliyor, Göksel’in çok yakınıymış ve musiki hocasıymış =) Bir başlıyor döktürmeye, sesi kısık sadece, biraz da buzlu rakı vurmuş tellere heralde, yine de tam makamında şarkılar geliyor, menekşelendi sular diyorum gözleri yaşarıyor, ben de annemi hatırlıyorum, keşke olsaydı, bayılırdı bunlara diye.

Bağıra çağıra şarkıların söylendiği, bir ara elektriğin gittiği ve mum ışığıyla İstanbul musiki gecesine dönen gece, 2 tek atılacak akşamüstü buluşması yani, gece 1 buçuğa kadar sürüyor. 7 saatte neler içildi yenildi boşver, edilen muhabbetin haddi hesabı yok. Müdaviminiz Abi diyerek çıkıyoruz. Göksel’iyle, Suat ve Mesut Abi’lerle, masanın rengi teyzemizle, arka masamızda oturan, yeni terkedilmiş genç ve avutucu 2 arkadaşının da bize eşlik ettiği gece son buluyor.

Bu yazıyı yazarken gülümsedim. İleride okurken de gülümseyeceğim. Hatıralar tazeyken yazmak en güzeli, zamanın sisi araya girmeden, insan hayatında geçirdiği en güzel ve en enteresan gecelerden birini not etmeli bence. Siz okurken sıkılırsanız, gözünüzde canlanmazsa kusuruma bakmayın. Ama buyrun gelin, mekan küçük ama sığarız hep beraber =)

Kendinize iyi davranın, hayatın tadını çıkarın, ve senelerdir görmediğiniz arkadaşlarınız 2 tek atalım diyorsa hep evet deyin, iki eliniz kanda olsa da…

 

Filled Under: İstanbul, Mekan, Yemek

Sevdiğim, ama hakkaten can gibi, kardeş gibi sevdiğim insanlar blog açınca bir nevi seviniyorum ben. Kimi, gerçek hayatta bildiğin sesiyle konuşur sana, kullanılan laflar, tavırlar çok tanıdıktır ve o site senin için arkadaş sohbetidir aslında, içinden sayfaya el sallamak gelir. Kimi ise o sitede sesini kaybeder, ya isteyerek, ya istemeden. Daha cool takılan, hayatı yaşamak istediği kafada anlatan adam olur, tercih sebebidir, ama eğlencelidir, demek ki daha “iyi” olsa, daha zengin, daha rahat, daha cool, daha güzel/yakışıklı, bu insan bu hayatı yaşayacak dersin. Kimi arkadaş da gider teknik site açar, A: İlk harftir, seslidir, telaffuzu Aaaa dır” tarzı sıfır yorum, dolu bilgi bloglar açar ki hayatta okumam, bence o dost değil robottur, blogunu da eşşekler götürsündür.

İlk kısma girene örnek vericem tabi. Diğerlerini itin götüne soktum, onlara örnek vercek olsam, çok sevdiğim can gibi kardeş gibi arkadaş arar da ağır konuşmaz mı? Konuşmaz tabi, her platformda aklını alırım, sanalda reelde öttürürüm lan adamı! Her neyse, KK rumuzlu, hayatı snop yaşayan, ama snop olmak için değil, gerçekten keyif aldığı şeyler yüzünden öyle duran, garsonların korkulu rüyası, ama zevk pezevengi KK bundan sonra www.sennediyon.com adresinde sizlere ulaşacak. Okuyun, keyif alırsınız, hatta arada güzel şarap mekan tavsiyesi alırsınız benden söylemesi. Haa, şarap pahalı, mekan fahiş çıkabilir ama o da göze alınası di mi canlar =)

Arada buraya da uğrayın ama. Ağlarım…

Filled Under: İnternet

16 Nisan 2011

Ateşimi Yolluyorum Size!

Mendebur blogcunuz geri döndü!

Benim tip insanlar aslında çok var, hani bi anda gaza gelip, lan ben bu işi pis yaparım ha diye ortaya atılıp, sonra genellikle o işin ne pis de bi angarya olduğunu farkettikçe elini eteğini çeken insan tipi. Resmen öyleyim.

Alışmamış kaba ette don durmadığı gerçeği de yadsınamaz. Gerçekten son bir ayda bir projeye kitlenip, akşamları (istisnalar hariç) 9 10 dan önce eve gelemediğimi de düşünürsek, iyi bahanelerim var. Ama bahanelerle işimiz olmasın, kısacıktan bir ısınma yazısı atıverelim di mi sevgili okur.

Şunu farkettim, yaptığım her değişik işte, bu güzel bir şarabı ilk defa tatmak olsun, yeni bir yerin açılışı olsun, ben devamlı fotoğraf çekiyorum. Bunun sebebi, Japonlara olan sempatim veya anıları sabitlemek değil, zira anıları kafamda da tutabiliyorum, beyin bedava, hamallığa gerek yok! Ancak iş, 5 10 dakka kıçını kırıp da yazmaya gelince sıkıntı oluyor bende işte.

Bilen bilir, hafta içi kalkmak bilmeyen bünyem, haftasonları beni saat 8 9 civarı tık diye uyandırır. Resmen gece, hem de kafa güzelkene 1 küsürde yatan, bütün haftanın yorgunluğundaki ben, sabah 7 45′te…. evet abi bildiğin 8′e çeyrek kalada, yani hafta içi saat kurup da uyanınca ertelediğim alarm saatinde uyandım. Öyle de pis programlanmışım ki, hani yatarsam başım ağrıyacak, onu hissederek uyandım. Öldürmeye programlanmışım resmen, sinirden kendimi kesicem zira!

En azından bu tatsız okazyon (evritink iz samtink hepınd di mi Bay Terim) bir meyva versin. Ben de, evi toplamak (yeni ev evet, anlatıcam), internet download işlerini sıraya koymak arasında gidip gelirken aklıma bu geldi. İyi de geldi be bence!

Hızımı almışken birkaç yazı yazıp dolaba atıcam. Hafta içi yazamasam bile bir iki tanesini ısıtıp atarım masaya.

Umarım işi olmayıp da bunu okuyan yoktur, yani benim gibi sikko saatlerde uyanan işsiz insan olmasın ister deli gönül.. Acı bişey zira, wasabi gibi acı, kıl biber gibi acı hem de…

Şimdi ucundan köşesinden bir plazada çalışmak olayına dahil olduğumdan dolayı, bu yeni ortamı da delicesine eleştirmek boynumun borcu oldu arkadaşlar. Bilinen üzere, eğer uluslararası bir şirketsen, hatta normal bir Türk şirketiysen ama marka yaratmaya çalışıyorsan, güzel muhitte güzel bir plazanın içinde kendine bir kat tutacaksın ki şanın yürüsün. Bütçeye ve yer kapma şansına göre bu Ebleh bölgesindeki Dürrüq Plaza da olabilir, Kanyon’un kulesi de. Ancak değişmeyen bazı gerçekler vardır:

1- Herkes tek tip giyinir. Takım elbise, kravat opsiyonel, üzerine de siyah bir palto ile, özellikle iş giriş ve çıkış saatlerinde Matrix’i işgal etmiş Ajan Simit havasını yakalayabiliyorsunuz. Ajan Simit de garip bi ad, “ooo ajaan, hacıııı” der gibi hissederim her söylediğimde.

2- Herkeste belli bir kasılma ve “oww shiiitt plazadayım çalışanım thats soooo cooool” olayını görürsünüz (ben dahil). Halbuki buraya giren 100 kişiden 98′i, sistem tarafından kariyer vaadiyle kandırılan, az paraya çok iş yaptırılan insanlardır. 2000-3000 lira maaşla günde 10 saat, (proje varsa 16 18 29 saat falan) çalıştırılan, girerken muazzam bir motivasyonla girip, zamanla motivasyonu düşen, ama devam eden insanlar görürsünüz etrafınızda (ben dahil, hoş motivasyon kaybım henüz yok, bi süre de olmaz, baya gazım zira).

3- Saçma salak güvenlik vardır her yerde. Sanırsın Amerikan Konsolosluğu’na giriyorsun. Eminim ki aklında pislik olsa, C4′le falan girsen hiçbirşey olmaz. Ya da ben oraya takır takır silahla girecek bi adamı o dönen kapıların, güvenliğin falan durdurabileceğini gerçekten düşünmüyorum. Yine Allah korusun, yine işin Allah’a kalmış, ama gösteri var bak Allah için.

4- Lüks ve elit bir yerde olduğunu bilir ve hissedersin. Ama iş girişinde, öğle yemeğine inerken ve iş çıkışında asansörlere sardalya gibi doluşur bu insanlar. Dürtme, dürtülme, rahatsız sessizlikler, sessiz olmasını bilmeyen insanların saçma konuşmalarına tepki olarak büyüyüp ukala bir gülümsemeyle birbirine dönen gözler… Allah Yarebbi bazen çok sıkıcı oluyo. Ya da zombiye bağlayasın geliyo mesela, komple dolu asansör, ara katta duruyo biri binecek diye, kapı açılır açılmaz “öhöögğğrööörrr beyiiinn” diye ellerini uzatıp kapıdaki bekleyen sabiyi içeri çekeceksin, al sana dava, al sana hayat boyu travma.

5- Plaza ne kadar steril, elit, gelecekten gelen bir yer gibi gözükse de, içinde geçmişten kalan birşey vardır: insan. O muazzam teknolojilerin, retina okuyan kapı girişlerinin, otomatik, seni sadece gidebileceğin katlara çıkaran asansörlerin arasında, lüks ve keyifli tuvaletlere girersen, bürül bürül, taze çıkmış bok kokusu ve oradaki yaşanmışlıkların o nemli atmosferi, seni insan gerçeğiyle tekrar tanıştırırcasına ve kendine getirircesine örseler. Nerden baksan tatsız.

Plazadan şimdilik bu kadar. Piis aut !

Filled Under: İş Güç

26 Şubat 2011

İstanbul İstanbul

13 Şubat’tan beri İstanbul’dayım. Yabancı bir şehir değil bana, hatta tahmin ederim ki burayı okuma kadersizliğine düşen insanların çoğunun aşina olduğu bir kenttir İstanbul. Fakat bu seferki gelişimin enteresan tarafı, tatil veya görüşme amaçlı değil, iş amaçlı gelmiş olmam. Daha da özelleştirirsek, ilk defa İstanbul’a geliyorum ve kafamda bir dönüş tarihi yok.

Meşhuuuur bir şirkette, ilk bir ayı staj olarak geçecek, sonrasında da kalıcı bir işe dönüşme ihtimali olan bir durumda buldum kendimi canlar. Bildiğiniz şirket işte, plaza falan, hani sana 1 verip müşterisine 100 lira ödettiren, iyi bir kariyer için deli gibi çalışıp, aldığın parayla İstanbul’da bir dairenin kirasını zor verdiğin işlerden. Şikayetçi değilim, gerçekten istediğim bir şirkette, şehirde ve pozisyonda olmanın keyfini sürmeye çalışıyorum. Tek tatsız tarafı, demin de bahsettiğim gibi, ilk bir ayın staj olması, ve iş olayının kesin olmaması. Bu da takdir edersiniz ki beni bir ev kiralamaktan alıkoyuyor. Zira öyle bir ülkedeyiz ki, ben ev kiralarım, stajın bitmesine 3 gün kala biri birine anayasa hakim falan fırlatır, hobaaa ekonomik kriz, ben de bilmemkaç bin liraya ev açtığımla kalır, yepyeni evimde Sabah Sabah Seda Sayan izleyen rezil bir yaşam formuna dönüşürüm.

Anlatacak çok şey birikti aslında, arada ayfondaki resimlere bakınca “aboo bunu da yazakk” hissine kapılıyorum. Artık yavaş yavaş günceme geri dönmek de istiyorum; ileride dönüp baktığımda kendi hatıralarım üzerinden geçmişimi tekrar yaşamak istiyorum, aylarca süren black out durumları bu projeme darbe indirir.

Hepinizi öpüyorum, güneşli İzmir kışlarına alışmış biri olarak penceremden kar fırtınasına bakarken…

31 Ocak 2011

2011 Yılı Ameliyat Yılı

Anasını satayım.. Ben diyordum ki buraya tarifler yazarım, hatıralar paylaşırım, güzel şeyler olur.. Tatsız bir ayı geride bıraktıktan sonra – ki vay anasını, 2011′den koca bir ayı yedik bile lan demeden geçemiycem-, koymuşum hindiye bize birşey olmasın diyorum.

Önce annem bileğinden ameliyat oldu. Zaten fiziğinden dolayı gündelik hayatında çok hareket serbestisi olmayan bir insanın bir de elini ameliyat eder, alçıya alırsanız, gerçekten sefil ve çok zorluk çeken bir insan elde ediyorsunuz. Birçok gündelik hareketini sizin yapmanız gerekiyor, hadi onları geçtim, devamlı ağrı halinde gezen bir sevdiğinizin acısına ortak oluyorsunuz, ve elinizden birşey gelmediği için bazı anlar geliyor ki sizin canınız daha çok yanıyor.

Evde bir hasta yetmez tabi. Annemi gören babam kıskandı ve o da bir operasyon geçirdi. İleri yaşındaki her erkeğin olmazsa olmaz derdi prostat onu da buldu. Bu meret büyüdükçe hem hayat kalitesini düşürüyor, hem de kötü hastalık tarzı şeylere yol açma olasılığı artıyormuş. O sebepten kestirdim kurtuldum yolunu tercih etti, ve son teknoloji olduğu söylenen plazma yoluyla bunu hallettirdi. İlk başlarda “Abi bugün yaparız, yarın çıkarsın, 2 gün sonra maraton bile koşarsın” denen ameliyat, “ee operasyon bölgesi büyük, 3 ay ağrı sızı yapar”lara döndü, üstüne bir de enfeksiyon vs. gibi komplikasyonlar çıktı. Keyifli oldu tabi, evde 2 bireye birden full time hemşire olmak.

Ha bu yetmezmiş gibi gerizekalı salak aptal köpeğim derin dondurucunun kablosunu kemirdi ve 220 volt ile tanışma şansını yakaladı. 5 dakika tüyleri dikilmiş şekilde ayk ayk evde koşan aptal bir hayvana sahip olduk biz de. Allah’a şükür ölmedi gerzek yaratık.

Ocak ayının tamamı böyle yaprak dökümü kıvamında geçmedi tabi. Güzel anlar da oldu. Mesela sevgilimle aralıksız bir hafta beraber gezdik. İstanbul, İzmir ve hatta Çeşme’yi kapsayan bu tur sonucu tanıtımını yapacağım mekanlar tanımış oldum. Anlatılır heralde ya, zaten çok sabırlı ve sadık 20 kişilik dinleyici kitlemi seviyorum, ayda yılda bir olsa da muhakkak yazıyorum.

Görüşmek üzere, sağlıkla (laf olsun diye değil, hakkaten sağlıkla) kalın.

Koca bir Aralık ayını bok püsür muhabbetiyle kapattık çok şükür. Bari seneyi böyle kapatmayalım değil mi arkadaşlar.. Şimdi size kilo almanın en hissettirmeyen, keyif veren ve (en azından benim çevremde) popüler yolundan söz edeyim.

İnternetiniz var, takip ettiğiniz diziler de var. Diyelim ki sevdiğiniz bir diziyi İnternet’ten indirdiniz (tabii ki ITunes’den parasını vererek indirdiniz, zira korsanla falan işiniz varsa lütfen terkedin burayı!!). Eve okuldan işten yorgun geldiniz, odanıza çekildiniz, yatağınıza yatıp dizi izleyeceksiniz. Eksik ne: ayıcasına yenebilecek besin maddeleri. Yemeksepeti.com’a girdiniz, söylediniz pizzayı burgerı löplöp gıdaları.

Bu kadarını herkes yapabilir heralde. Asıl ustalık isteyen kısım bundan sonra ortaya çıkıyor: dizinin uzunluğuna göre seçilmiş optimum büyüklükte bir menüyü optimum sürede yemek. Yani bir kova kanat söyleyip onun eşliğinde kısa film festivali de yaparsınız tabii, ama orada da beceri kalp krizi geçirmemek olur. Çok yavaş yersen yemek soğur, karnın doyar ve yemeğin hakkını veremezsin. Çok hızlı yersen, yemeğe aşırı odaklanıp dizinin başını kaçırır, leş gibi şişer, sonra da uyur kalırsın (ki kötü bişey değil aslına bakarsan).

Kişisel tecrübe diyor ki, 21 dakikalık komedi dizisi izlenecekse bir menü mcdonalds veya türevi, 45 dakikalık dramalar izlenecekse de ufak bir pizza, veya arkadaş varsa bir kova KFC derim. Lan işyerinden yazı yazmak ne zor iş be kardeşim! Hele ki bir süredir rejimde olan bir bünyeyle aklına gelebilecek tek konu olan yemek hakkında yazıyorsan duble zor aga! Görüşemezsek mutlu yıllar, dev hindiler, ancak içimden bir ses 31′inde size güzel bir hindi hikayesiyle geleceğim şeklinde vuku bulmakta içimde.

Filled Under: Serbest Dalış