Hayatta dört gözle beklediğiniz şeyler vardır. Mesela, sipariş ettiğiniz DVD’lerin kargosunun gelmesi, ya da sömestır tatilinin başlaması, sevgilinin gelmesi gibi. Ve zaman o kadar puşttur ki, beklerken her an, her dakika sanki derinize, beyninize sürterek geçer. Anın geçişini hissedersiniz, herşey sanki Max Payne’deki gibi slow motion geçer. Ve o an gelir. Beklenen an, özlenen olay, istenen şey gerçekleşir. Ve zaman, o size sürterek, sıkıştırarak, boğarak geçen zaman birden çıldırır. Hop akşam olur, hop sabah olur, bir bakarsınız ki film bitmiş, tatilin sonu gözükmüş, sevgili havaalanına bırakılmış.
Niye böyle oluyor anlamak işten değil. Bu düşünceden yola çıkarak, eğer çok mutlu olunan, çok beklenen keskin olaylarla dolu bir yaşam yaşarsanız, herşey göz açıp kapayıncaya kadar bitecek. Uzun yaşamanın formülü sıkıcılık mı yani? Öyle hayat da ata versin.
Evet, sevgilim buradaydı. Ve aslında 10 güne yakın kaldı benimle. Arada 3 gün de geri döndüğünü düşünürsek, son 2 haftam sevgili dolu geçti. Ama son 2 haftaya bakınca, elde yüzlerce paha biçilemez anı kalmasına karşın, nasıl da 5 dakika gibi geçtiğine aklım ermiyor. Durduramıyorum zamanı, sevdiğim insanlarla, hatta sevdiğim hayvanlarla – at değil dogican – dolu günlerim elimden su gibi akıp gidiyor. Sayılı olduğunu bildiğimden, her birini doya doya yaşamak istesem de, ne yapsam bir yanı eksik kalıyor.
Moralim falan çok iyi. Çok keyif alıyorum hayatımdan. Ama daha iyi bir hayat uğruna, bu güzelim şehrimden, arkadaşlarımdan, ailemden, herşeyden uzak kalmak bana mantıksız geliyor. Çok şark mantığı ama, bir yerden voliyi vurup, İzmir’de güzel bir düzen kurup İsviçre’ye falan sadece kayağa gitmek daha cazip bir hayat gibi geliyor bana ne yalan söyleyeyim. İş güç olayı da bombok vaziyette, hala bizim dönemden iş bulan yok. Önümüzdeki günlerde yine kıçımı yırtıcam, 2 sene önce beni havada kapacak işlere girmek için 1001 dil dökücem ve giremezsem şaşırmayacağım. Tatsızlık dizboyu. Ama moral bozmaya gerek yok, en azından şu 10 gün yok.
Öper. Peace.