Daha önce bahsettiğim gibi şanslı bir kura çekip St. Gallen’in en yetenekli, en iyi ve en yardımsever kebapçısı Ahmet abinin karşısına düştüm. Kendisi Zemzem restoranın sahibi, Antakya’lı muhteşem bir insan. Adam 15 yaşında Antakya’yı terkediyor. Libya’larda çalışıyor, gemilerde çalışıyor, Amerika Avrupa alayını geziyor ve 25 sene önce İsviçre’ye düşüyor. Burada bilimum okulu içerden dışarıdan bitiriyor. Kendisi şu an elektronik aletlerin prototipini çizebilen, bilimum su tesisatı olsun, yer döşemesi olsun tamir ve tadilatını yapabilen, ayrıca psikopatçasına güzel yemekler yapabilen bir insan.
Birinci bloğun bitmesi vesilesiyle son 2 günü kendime ayırabildim. Cumartesi hele fena gebeştim. Akşama doğru artık bir evden çıkayım, bari Ahmet abiyi göreyim dedim. İyi ki de demişim. Gün boyu çok fazla işi olduğundan yemek yiyememiş. “Aç mısın” tabir edilen büyülü cümleyi kurdu bana. “Abi bizde doymuş diye ölmüşe derler” dediğim, “off manyaklar gibi yerim abi aybettin” diye yorumlanabilecek karşılığı verdim. Ve olaylar gelişti.
10 numara bir dana but çıkarıldı. Kesilen parça sinirinden derisinden zarından ayrıldı ve yaprak yaprak kesildi. Önce tereyağı eritildi, yavaş yavaş ama, suyu buharlaşsın diye. Sonra ateş harlandı ve içine etler atıldı. Yağ uçarken etin suyu tavaya çıktı. Et suyunu çekerken soğanlar, kırmızı biberler ince ince dilimlendi. Tavada yine su kalmayınca çok az daha yağ eklendi. Üzerine de sebzeler atıldı. En son da domatesler eklendi.
Aynı anda taze lavaş yapıyorlardı dükkanda. Tabaktan yemekleri lavaşla sarı dürüp yedik, çatala ne gerek, eskiden çatal mı varmış! Şaka bi yana, okula gideceğim şimdi diye hızlı hızlı yazdım, ama deli gibi acıktırdı bu düşünceler zinciri. Yoldan çıkmadan evvel giyinip evden çıkayım bari ben. Sonrasında da beni bir spor paklar.
Çaçaavv!





